Bölge Adliye Mahkemesinin direnmeye ilişkin tefhim edilen kısa kararında “Davacının davasının reddine” yazılmasının, aynı tarihte verilen tashih kararında açık maddi hata yapıldığının, olması gereken kısa kararın “Davanın kısmen kabulü ile 175,00 TL’nin 8.7.2013 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline, fazlaya dair istemin reddine” olduğunun belirtilmesinin, gerekçeli kararda ise yapıldığı belirtilen açık maddi hataya değinilerek yine “Davanın kısmen kabulü ile 175,00 TL’nin 8.7.2013 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline,” şeklinde hüküm tesisinin HMK’nın 297. maddesine aykırılık teşkil edip etmediği hususu ön sorun olarak tartışılmıştır.

Hukuk Genel Kurulu         2022/134 E.  ,  2022/491 K.

“İçtihat Metni”

MAHKEMESİ : İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesi

1. Taraflar arasındaki “vekâlet ücreti alacağı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesince ilk derece mahkemesinin kararı kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın kısmen kabulüne ilişkin verilen karar davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 3. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesince Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve temyiz incelemesi sırasında duruşmanın düzenlendiği 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 369. maddesinin direnme kararının temyizini kapsamadığı, direnmenin düzenlendiği aynı Kanun’un 373. maddesinde ise duruşmaya yer verilmediği gözetildiğinde direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağı kabul edilerek davacı vekilinin temyiz dilekçesinde talep ettiği duruşma talebinin reddine karar verilip dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı vekili Bodrum 1. Asliye Hukuk Mahkemesine verdiği dava dilekçesinde; avukat olan müvekkilinin davalıyı temsil ettiği davada haksız azledildiğini, ödenmeyen vekâlet ücretinin tahsili için başlatılan icra takibine davalının haksız itiraz ettiğini ileri sürerek icra takibine vâki itirazın iptaline karar verilmesini istemiş, 11.04.2017 havale tarihli ıslah dilekçesi ile talebini vekâlet ücreti alacağının tahsili olarak değiştirmiştir.
Davalı cevabı:
5. Davalı vekili; azlin haklı olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.
İlk Derece Mahkemesi Kararı:
6. Bodrum 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 27.04.2017 tarihli ve 2014/795 E., 2017/166 K. sayılı kararı ile; davanın ıslah edilmiş hâliyle kısmen kabulüne, fazlaya ilişkin istemin reddine karar verilmiştir.
7. İlk derece mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri tarafından istinaf kanun yoluna başvurulması üzerine; İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesinin 27.12.2017 tarihli ve 2017/1920 E., 2017/2314 K. sayılı kararı ile, davaya tüketici mahkemesi sıfatıyla bakılarak hasıl olacak sonuca uygun karar verilmesi için dosyanın mahkemesine iadesine karar verilmiştir.
8. Bodrum 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin (Tüketici Mahkemesi Sıfatıyla) 12.04.2018 tarihli ve 2018/54 E., 2018/129 K. sayılı kararı ile; önceki karar gerkçesiyle davanın ıslah edilmiş hâliyle kısmen kabulüne, fazlaya ilişkin istemin reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi Kararı:
9. İlk derece mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili tarafından istinaf kanun yoluna başvurulmuştur.
10. İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesinin 03.12.2019 tarihli ve 2018/2341 E., 2019/2400 K. sayılı kararı ile; davalının istinaf talebinin kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, davanın kısmen kabulü ile 175TL’nin 08.07.2013 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline, fazlaya dair istemin reddine karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı:
11. İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
12. Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 23.02.2021 tarihli ve 2020/8090 E., 2021/1826 K. sayılı kararı ile;
“…Davacı, haksız azil nedeniyle vekalet ücretinin tahsili amacıyla eldeki davayı açmıştır. İlk derece mahkemesince azlin haksız olduğu kabul edilerek sözleşmede belirlenen 20.000 USD üzerinden hüküm kurulmuş, davalının istinaf başvurusu üzerine İzmir Bölge Adliye Mahkemesince de; azil haklı kabul edilerek sadece bitmiş davalar yönünden davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Dosya incelendiğinde; ilk derece mahkemesince alınan 20.01.2017 tarihli bilirkişi raporu ile davacı avukatın özen yükümlülüğüne aykırı davranmadığı ve azlin haksız olduğunun belirtildiği, mahkemenin bu rapor doğrultusunda hüküm kurduğu, davalının istinaf başvurusu üzerine bölge adliye mahkemesince dosya üzerinden inceleme yapılarak taraflar arasındaki mail yazışmaları ve tanık beyanı doğrultusunda azlin haklı olduğu kabul edilerek yazılı şekilde karar verildiği anlaşılmaktadır.
Avukatın, vekil olarak borçları Borçlar Kanununun 389 ve devamı maddelerinde gösterilmiş olup, vekil, adı geçen Kanunun 390. maddesine göre müvekkiline karşı vekaleti sadakat ve özenle ifa etmekte yükümlüdür. Vekil, sadakat borcu gereği olarak müvekkilinin yararına olacak davranışlarda bulunmak, ona zarar verecek davranışlardan kaçınmak zorunluluğundadır.
“Özen borcu” ile ilgili Avukatlık Kanununun 34. maddesinde mevcut olan, “Avukatlar, yüklendikleri görevleri, bu görevin kutsallığına yakışır bir şekilde özen, doğruluk ve onur içinde yerine getirmek ve avukatlık ünvanının gerektirdiği saygı ve güvene yakışır bir şekilde hareket etmekle yükümlüdürler.” Şeklindeki hüküm ise, avukatlık mesleğinin bir kamu hizmeti olması nedeniyle, Borçlar Kanununun 390. maddesinde düzenlenen vekilin özen borcuna göre çok daha kapsamlı ve özel bir düzenlemedir.
Buna göre avukat, üzerine aldığı işi özenle ve müvekkili yararına yürütüp sonuçlandırmakla görevli olduğu gibi, müvekkilinin kendisi hakkındaki güveninin sarsılmasına neden olacak tutum ve davranışlardan da titizlikle kaçınmak zorundadır. Aksi halde avukatına güveni kalmayan müvekkilin avukatını azletmesi halinde azlin haklı olduğunun kabulü gerekir. Gerçekten de avukat, görevini yerine getirirken gerekli özen ve dikkati göstermemiş, sadakatle vekaleti ifa etmemiş ise, müvekkilinin vekilini azli haklıdır.
Avukatlık Kanununun, 174. maddesinde, “Avukatın azli halinde ücretin tamamı verilir. Şu kadar ki, avukat kusur veya ihmalinden dolayı azledilmiş ise ücretin ödenmesi gerekmez.” hükmü mevcut olup, bu hükme göre azil işleminin haklı nedene dayandığının kanıtlanması halinde müvekkil avukata vekalet ücreti ödemekle yükümlü değildir. Dairemizin kökleşmiş içtihatlarına göre haklı azil halinde ancak azil tarihi itibariyle sonuçlanıp, kesinleşen işlerden dolayı vekalet ücreti talep edilebilir. Zira vekalet ilişkisi bir bütün olup azil, taraflar arasındaki tüm dava ve takiplere sirayet edeceğinden, azlin haklı olduğunun kabul edilmesi halinde, davacının azil tarihi itibariyle sonuçlanıp kesinleşmeyen işlerden dolayı vekalet ücreti talep edebilmesi mümkün değildir. Buna karşılık haksız azil halinde ise avukat, hangi aşamada olursa olsun, üstlendiği işin tüm vekalet ücretini talep etme hakkına sahiptir.
Bu açıklamalardan sonra dava konusu olaya bakılacak olursa, 21/09/2010 tarihinde davalı tarafından davacı avukata vekaletname verildiği ve aynı tarihte Avukatlık Ücret Sözleşmesi imzalandığı, taraflar arasındaki vekalet ilişkisinin 25/06/2013 tarihli azilname ile ‘davranışlarındaki avukatlık ünvanının gerektirdiği saygı ve güvenin yitirilmesine neden olunduğu’ gerekçesi ile sona erdiği sabittir. Bu durumda davada öncelikle çözümlenmesi gereken husus, azlin haklı olup olmadığına ilişkindir. Dosyada alınan bilirkişi raporunda azil gerekçesi olan bilgi ve hesap verme yükümlülüğü yönünden herhangi bir inceleme yapılmamış, Bölge Adliye Mahkemesince de dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda karar verilmiştir. Hal böyle olunca azlin haklı olup olmadığı hususunu açıklığa kavuşturmak için konusunda uzman üç kişilik bilirkişi kurulundan taraf, mahkeme ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınarak, davalı tarafça ileri sürülen tüm azil nedenleri, taraflar arasında düzenlenen vekalet sözleşmesi, karşılıklı gönderilen mailler, davacıya gönderilen 10.000TL ve davacı tarafından takip edilen tüm dosyalar tek tek incelenip değerlendirilmeli ve sonucuna göre bir hüküm kurulmalıdır. Bölge Adliye Mahkemesince eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmiş olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.
Kabule göre de; davacının Bodrum 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2010/264 D.iş sayılı dosyasına yönelik bir talebi olmadığı halde Bölge Adliye Mahkemesince sadece bitmiş olan bu dosya yönünden HMK.’nun “taleple bağlılık ilkesi” başlıklı 26/1 maddesinde düzenlenen emredici hükme aykırı ve talep edilenden fazla olacak şekilde hüküm kurulmuş olması da aleyhe temyiz olmaması nedeniyle eleştiri konusu yapılmıştır…” gerekçesiyle Bölge Adliye Mahkemesi kararı bozulmuştur.
Direnme Kararı:
13. İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesinin 14.07.2021 tarihli ve 2021/778 E., 2021/1032 K. sayılı kararı ile; kısa kararda “Davacının davasının reddine” şeklinde hüküm kurulmuş; aynı tarihte tashih kararı verilerek kısa kararda sehven “Davacının davasının reddine” denildiği belirtilmek suretiyle hüküm ilk kararla aynı olacak şekilde düzeltilmiş; gerekçeli kararda, önceki karar gerekçesiyle birlikte avukatın azledilmesinin haklı olup olmamasının teknik bir mesele olmadığı, hâkimin görevi ve yürüttüğü mesleği gereği azlin haklı olup olmadığını belirlemekle yükümlü olduğu bu nedenle bilirkişi raporu alınmasının yersiz olduğu gerekçesiyle ve kısa kararda sehven “Davacının davasının reddine” denildiği belirtilerek davanın kısmen kabulü ile 175TL’nin 08.07.2013 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline, fazlaya dair istemin reddine yönünde direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
14. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

II. ÖN SORUN
15. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında işin esasının incelenmesinden önce; Bölge Adliye Mahkemesinin direnmeye ilişkin tefhim edilen kısa kararında “Davacının davasının reddine” yazılmasının, aynı tarihte verilen tashih kararında açık maddi hata yapıldığının, olması gereken kısa kararın “Davanın kısmen kabulü ile 175,00 TL’nin 8.7.2013 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline, fazlaya dair istemin reddine” olduğunun belirtilmesinin, gerekçeli kararda ise yapıldığı belirtilen açık maddi hataya değinilerek yine “Davanın kısmen kabulü ile 175,00 TL’nin 8.7.2013 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline,” şeklinde hüküm tesisinin HMK’nın 297. maddesine aykırılık teşkil edip etmediği hususu ön sorun olarak tartışılmıştır.

III. GEREKÇE
16. Bilindiği üzere 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren HMK’nın 297. maddesi bir mahkeme hükmünün kapsamının ne şekilde olması gerektiğini açıklamıştır. Buna göre;
“(1) Hüküm “Türk Milleti Adına” verilir ve bu ibareden sonra aşağıdaki hususları kapsar:
a)Hükmü veren mahkeme ile hâkim veya hâkimlerin ve zabıt kâtibinin ad ve soyadları ile sicil numaraları, mahkeme çeşitli sıfatlarla görev yapıyorsa hükmün hangi sıfatla verildiğini.
b)Tarafların ve davaya katılanların kimlikleri ile Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası, varsa kanuni temsilci ve vekillerinin ad ve soyadları ile adreslerini
c)Tarafların iddia ve savunmalarının özetini, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususları, çekişmeli vakıalar hakkında toplanan delilleri, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesini, sabit görülen vakıalarla bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebepleri
ç)Hüküm sonucu, yargılama giderleri ile taraflardan alınan avansın harcanmayan kısmının iadesi, varsa kanun yolları ve süresini
d)Hükmün verildiği tarih ve hâkim veya hâkimlerin ve zabıt kâtibinin imzalarını
e)Gerekçeli kararın yazıldığı tarihi
(2)Hükmün sonuç kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir.”
17. Anılan düzenlemeye göre bir mahkeme kararında, tarafların iddia ve savunmalarının özetlerinin, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususların, çekişmeli vakıalar hakkında toplanan delillerin, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesinin, sabit görülen vakıalarla, bunlardan çıkarılan sonuç ve hukukî sebeplerin birer birer, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir.
18. Bu kısım, hükmün gerekçe bölümüdür. Gerekçe, hâkimin (mahkemenin) tespit etmiş olduğu maddi vakıalar ile hüküm fıkrası arasında bir köprü görevi yapar. Gerekçe bölümünde hükmün dayandığı hukukî esaslar açıklanır. Hâkim, tarafların kendisine sundukları maddi vakıaların hukukî niteliğini (hukukî sebepleri) kendiliğinden araştırıp bularak hükmünü dayandırdığı hukuk kurallarını ve bunun nedenlerini gerekçede açıklar.
19. Hâkim, gerekçe sayesinde verdiği hükmün doğru olup olmadığını, yani kendini denetler. Üst mahkeme de bir hükmün hukuka uygun olup olmadığını ancak gerekçe sayesinde denetleyebilir. Taraflar da ancak gerekçe sayesinde haklı olup olmadıklarını daha iyi anlayabilirler. Bir hüküm, ne kadar haklı olursa olsun, gerekçesiz ise tarafları tatmin etmez (Kuru, Baki/ Arslan, Ramazan/ Yılmaz, Ejder: Medeni Usul Hukuku, 22. Baskı, Ankara 2011, s. 472).
20. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) 141. maddesi gereğince mahkemelerin her türlü kararının gerekçeli olması gereklidir. Gerekçenin önemi anayasal olarak hükme bağlanmakla gösterilmiş olup, gerekçe ve hüküm birbirine sıkı sıkıya bağlıdır.
21. Kanunun aradığı anlamda oluşturulacak kararların hüküm fıkralarının açık, anlaşılır, çelişkisiz, uygulanabilir olmasının gerekliliği kadar; kararın gerekçesinin de sonucu ile tam bir uyum içinde o davaya konu maddi olguların mahkemece nasıl nitelendirildiğini, kurulan hükmün hangi nedenlere ve hukuksal düzenlemelere dayandırıldığını ortaya koyacak; kısaca maddi olgular ile hüküm arasındaki mantıksal bağlantıyı gösterecek nitelikte olması gerekir.
22. Zira tarafların o dava yönünden, hukuk düzenince hangi nedenle haklı veya haksız görüldüklerini anlayıp değerlendirebilmeleri ve Yargıtayın hukuka uygunluk denetimini yapabilmesi için ortada, usulüne uygun şekilde oluşturulmuş; hükmün hangi nedenle o içerik ve kapsamda verildiğini ayrıntılarıyla gösteren, ifadeleri özenle seçilmiş ve kuşkuya yer vermeyecek açıklıktaki bir gerekçe bölümünün ve buna uyumlu hüküm fıkralarının bulunması zorunludur.

23. Hukuk Genel Kurulunun 08.11.2017 tarihli ve 2017/13-1699 E., 2017/1300 K.; 04.04.2018 tarihli ve 2015/9-2883 E., 2018/675 K.; 08.07.2020 tarihli ve 2017/4-1445 E., 2020/552 K. sayılı kararlarında da bu hususlar benimsenmiştir.
24. Nitekim 07.06.1976 tarihli ve 1976/3-4 E., 1976/3 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının gerekçesinde yer alan “Gerekçenin ilgili bilgi ve belgelerin isabetle takdir edildiğini gösterir biçimde geçerli ve yasal olması aranmalıdır. Gerekçenin bu niteliği yasa koyucunun amacına uygun olduğu gibi, kararı aydınlatmak, keyfiliği önlemek ve tarafları tatmin etmek niteliği de tartışma götürmez bir gerçektir” şeklindeki açıklama ile de aynı ilkeye vurgu yapılmıştır.
25. Mahkemelerin her türlü kararının gerekçeli olarak yazılması gerektiğini öngören Anayasa’nın 141. maddesinin 3. fıkrası ve ona koşut bir düzenleme içeren HMK’nın 297. maddesi işte bu amacı gerçekleştirmeye yöneliktir.
26. Öte yandan, mahkeme kararlarının taraflar, bazen de ilgili olabilecekleri başka hukukî ihtilaflar yönünden etkili ve bağlayıcı kabul edilebilmeleri, başka bir dava yönünden kesin hüküm, kesin veya güçlü delil oluşturup oluşturamayacağı gibi hukuksal değerlendirmeler de bu kararların yukarıda açıklanan nitelikte bir gerekçeyi içermesiyle mümkündür.
27. Ayrıca, mahkemelerin direnme kararları da bir davayı sona erdiren (nihai) temyizi mümkün son kararlardan olup; mahkemece bozmaya uyulması yönünde oluşturulan karar ise, bozma lehine olan taraf yararına usulü kazanılmış hakkın gerçekleşmesine neden olmaktadır.
28. Bu nedenle, bir davanın taraflarının o dava yönünden, mahkemece hangi nedenle haklı veya haksız bulunduklarını anlayıp değerlendirebilmeleri ve Yargıtayın hukuka uygunluk denetimini yapabilmesi için, ortada usulüne uygun şekilde oluşturulmuş kuşkuya yer vermeyecek bir açıklık taşıyan direnme ya da uyma kararının bulunması zorunludur. Mahkeme, bozma nedenlerinden her birine, hangi sebeple uyduğunu ya da uymadığını gerekçesiyle ortaya koymalıdır.
29. Zira direnme kararlarının hukuksal niteliklerinin doğal sonucu ve gereği olarak, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun yapacağı inceleme ve değerlendirme, bozma üzerine mahkemelerce verilmiş direnme kararlarına münhasır olduğundan inceleme sırasında gözeteceği temel unsurlardan birini bozmaya karşı tarafların beyanlarının tespiti ile uyulup uyulmama konusunda verilen ara kararları ile sonuçta hüküm fıkrasını içeren kısa ve gerekçeli kararların birbiriyle tam uyumu ve buna bağlı olarak kararın ortaya konulan sonucuna uygun gerekçesi oluşturmaktadır. Bunlardan birisinde ortaya çıkacak farklılık ya da aksama çelişki doğuracaktır ki, bunun açıkça usul ve yasaya aykırılık teşkil edeceği kuşkusuzdur.
30. Anılan husus kamu düzeni ile ilgili olup gözetilmesi Kanun ile hâkime yükletilmiş bir ödevdir. Aksine düşünce ve uygulama gerek yargı erki ile hâkimin gerek mahkeme kararlarının her türlü düşünceden uzak, saygın ve güvenilir olması ilkesi ile de bağdaşmaz.
31. Ayrıca Yargıtayca bozulan mahkeme kararı ortadan kalkar ve hukukî geçerliliğini yitirir. Bozulan karar sonraki kararın eki niteliğinde olmadığından bu karara atıf yapılarak hüküm kurulması isabetsiz olduğu gibi, bozulan karardaki gerekçeye atıf yapılması da yasal dayanaktan yoksundur (Hukuk Genel Kurulunun 22.06.2011 tarihli ve 2011/11-344 E., 2011/436 K. ile 29.02.2012 tarihli ve 2011/9-754 E., 2012/102 K. sayılı kararları).
32. Tarafların tüm delilleri toplanıp tetkik edildikten son sözleri dinlenip duruşmanın bittiği bildirildikten sonra hâkimin, HMK’nın 298. maddesi uyarınca kararlarını gerekçesi ile birlikte (tam olarak) yazması ve hüküm sonucunu HMK’nın 297/2. maddesinde öngörülen biçimde tefhim etmesi asıldır. Mahkemece yargılama sonunda verilen bu kısa karar, bir davayı sona erdiren temyizi mümkün olan (nihai) son kararlardandır. Bu kararla mahkeme davadan elini çeker ve davayı sona erdirmiş olur.
33. Ne var ki, uygulamada HMK’nın 294. maddesinin getirdiği imkândan faydalanarak bazı zorunlu nedenlerle sadece hükmün sonucu tutanağı geçirilip tefhim edilmekte, gerekçeli karar daha sonra yazılmaktadır.
34. İşte bu gibi hâllerde, tarafların hak ve yükümlülüklerini açıkça gösteren tefhim ile aleniyet ve hukukî varlık kazanan kısa karara daha sonra yazılan gerekçeli kararın uygun olması zorunludur. Esasen kısa kararı yazıp, tefhim etmekle davadan elini çekmiş olan hâkimin artık bu kararını değiştirmesine yasal olanak bulunmamaktadır. Öte yandan, kısa kararla gerekçeli kararın çelişkili olması, yargılamanın aleniyeti, kararların alenen tefhim edilmesine ilişkin Anayasanın 141. maddesi ile HMK’nın yukarıda değinilen buyurucu nitelikteki maddelerine de aykırı bir durum oluşturur (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 10.4.1992 tarihli ve 1991/7 E., 1992/4 K. sayılı kararı).
35. Yukarıda da açıklandığı üzere, ilamın tefhim edilen kısa karara uygun yazılması ve gerekçe taşıması kamu düzeni ile doğrudan ilgili temel kurallardan olup, bu kurala kanun koyucu HMK’nın 294 ve 298. maddeleriyle varlık kazandırmıştır.
36. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde, İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesi kısa kararında “Davacının davasının reddine” şeklinde hüküm kurmuş, aynı tarihte tashih kararı vererek kısa kararda sehven “Davacının davasının reddine” denildiği belirtilmek suretiyle anılan hüküm “Davanın kısmen kabulü ile 175,00 TL’nin 8.7.2013 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline, fazlaya dair istemin reddine” şeklinde düzeltilmiş, gerekçeli kararda da sehven “Davacının davasının reddine” denildiğinin açıklanması suretiyle tashihde belirtildiği şekilde davanın kısmen kabulü yönünde hüküm tesis edilmiştir.
37. Şu hâlde, her ne kadar gerekçeli kararda sehven yazıldığı belirtilmiş ise de, kısa karar ile gerekçesi arasında çelişki bulunduğundan ön sorun mevcuttur.
38. Açıklanan nedenlerle mahkemece yapılacak iş, tefhim edilen kısa karara uygun gerekçeli karar ve buna uygun hüküm oluşturmak olup buna aykırı direnme kararı usul yönünden bozulmalıdır.
39. Bu nedenle, yasal düzenleme ve ilkeler çerçevesinde anlaşılabilir ve denetlenebilir nitelikte direnme kararı verilmek üzere salt bu usulü eksikliğe dayalı olarak direnme kararının bozulmasına karar vermek gerekmiştir.

IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 371. maddesi gereğince usulden BOZULMASINA,
Bozma nedenine göre sair temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına,
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,
Dosyanın 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 373/2. maddesi uyarınca, kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 07.04.2022 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.

Share

Bir yorum ekleyin

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: