Dava dilekçesi, davanın alın yazısıdır. Böyle olmasına rağmen dilekçeler, memleketimizde meslek alanları olan avukatlar tarafından bile gerekli dikkat gösterilmeden, adeta rastgele yazılır. İnkarına olanak bulunmayan bu gerçek karşısında, çok defa, mahkemeler veya Yargıtay Daireleri tarafların sözlü ve yazılı açıklamalarını asıl maksatlarına ve isteklerine uygun düşecek şekilde yorumlamak suretiyle uyuşmazlığı rayına oturtmak zorunda kalırlar.

T.C. Yargıtay 1. HD
Esas: 1974/ 7326
Karar: 1974 / 6426
K.T.: 19.09.1974

Özet: Dava dilekçesi, davanın alın yazısıdır. Böyle olmasına rağmen dilekçeler, memleketimizde meslek alanları olan avukatlar tarafından bile gerekli dikkat gösterilmeden, adeta rastgele yazılır. İnkarına olanak bulunmayan bu gerçek karşısında, çok defa, mahkemeler veya Yargıtay Daireleri tarafların sözlü ve yazılı açıklamalarını asıl maksatlarına ve isteklerine uygun düşecek şekilde yorumlamak suretiyle uyuşmazlığı rayına oturtmak zorunda kalırlar. Bu davanın dilekçesinde davalılara ait parsellerin iptalinden genel olarak söz edilmiş, davalılara ait parsellerin tamamının veya bir kısmının iptaline karar verilmeksizin istenildiği açık değildir. Ortada amacı tam olarak göstermeyen bir kapalı ve eksik durum vardır. Davalı taraf, dilekçeyi yazan davacı vekilinin verdiği bu açıktan yararlanmak istemiştir. Halbuki işin geliş ve gidişinden davada davalı tarafa ait parsellerin tamamının değil, bu parsellerin bir kısmına ait tespitin iptal edilmesinin istenildiği açıktır. Davacı taraf 266 parselin kesinleşen tespit durumuna dayanarak iptal istediğine göre, dava konusu parsellerin ancak 266 parselin tespitine aykırı düştüğü ve tedahül ettiği oranda iptal edilmesini istediği şüphesizdir. Mahkemece dava dilekçesinin bu anlamı taşıdığı kabul edilerek değişik tarihlerdeki mükerrer tespitlerin tedahülü nisbetinde kısmen iptale karar verilmiş bulunması doğrudur. Kısmen iptale dair verilen kararın davacı tarafından temyiz edilmemesi de kendisinin kısmen iptali isteğiyle dava açtığının su götürmeyen bir karinesidir.

(2644 S. K. m. 31)

Taraflar arasındaki davadan dolayı Beypazarı Asliye Hukuk Hakimliğinden verilen 12.12.1974 gün ve 357/342 sayılı hükmün onanmasını mutazammın daireden sadır olan 28.3.1974 gün ve 2713/2110 sayılı kararın süresi içinde tashihen tetkiki davalılar vekili tarafından istenilmiş olmakla bittetkik gereği düşünüldü:

Temyiz ve tashih isteklerinin kapsayan başvurmaların, Yargıtay dairelerince, gerekçe taşımayan klişelerle onandıkları veya reddedildikleri sürüp giden bir şikayet konusudur. Bu yönün her dilekçede Amentü gibi tekrarlanması alışkanlık haline gelmiştir. Dairelerce kanun yoluna başvurulmak amacıyla yazılan dilekçelerde ileri sürülen hususların bazan cevapsız bırakılmasının bir çok nedenleri vardır. Bu sebeplerin hepsinin burada açıklanmasına gerek bulunmadığı şüphesizdir. Ancak bu davada, karar düzeltme için ileri sürülen nedenlerin istisnai olarak cevaplandırılması öngörülmüştür. Bu suretle, dilekçelerde yazılanların hepsine cevap verildiği taktirde, daire ilamının, ilam olmak niteliğinden çıkıp davanın taraflarından birisiyle davayı incelemek durumunda olan kazai merciin istenilmeyen bir düelloya girişmek durumuna düştüğü açıkça tesbit edilmiş olacaktır. Böylece, temyiz ve tashih dilekçelerinde yazılanların hepsine cevap verilmemesinin nedenleri daha iyi anlaşılmış olacaktır.

1- Tashih dilekçesinde dava dosyasının okunmadığı ve anlaşmazlığa nüfuz edilmediği ileri sürülmüştür. Dosyanın okunmadığı iddiası, herhalde isbat edilmesi gereken bir suçlamadır. Suçlamaya ilişkin bulunan sözle en hafifinden mesleki adapla bağdaşmayan ve asla gerçeğe uymayan icapsız bir davranışın ifadesi sayılmak gerekir.

Davaya nüfuz etmemek meselesine gelince; Daire kararı kanun yoluna başvuracak tarafın aleyhine çıkmıştır. Yargıtay’dan istediği kararı alamayan taraf için dairenin meseleye nüfuz edemediğini ileri sürmesi vazgeçilmez bir adet haline gelmiştir. Dairenin isteğe aykırı düşen kararının meseleye nüfuz edilmediği iddiasıyla karşılamaya kalkışmak yanlış bir takdir tarzıdır. Bir çok hallerde daireyle kanun yoluna başvuran taraf arasında bir görüş aykırılığının bulunması tabiidir. Taraflardan birinin görüşünün mahkeme veya Yargıtay Dairelerinin anlayışına ters düşmesi takdirinde, meseleye nüfuz edilmediğinden söz edilmesi en hafif tabiriyle kazai mercie karşı bir sataşmadır. Anlayış aykırılığı bulunan durumlarda geçerli ve tutarlı olan kazai mercii anlayışıdır. Bu kabulün aksini iddia etmek, kazai mercii meseleye nüfuz edememek sözleriyle suçlamak eşyanın tabiatına uygun düşmeyen bir değerlendirme yoludur.

Dava dilekçesi, davanın alınyazısıdır. Böyle olmasına rağmen dilekçeler, memleketimizde meslek alanları olan avukatlar tarafından bile gerekli dikkat gösterilmeden, adeta rastgele yazılır. İnkarına olanak bulunmayan bu gerçek karşısında, çok defa, mahkemeler veya Yargıtay Daireleri tarafların sözlü ve yazılı açıklamalarını asıl maksatlarına ve isteklerine uygun düşecek şekilde yorumlamak suretiyle uyuşmazlığı rayına oturtmak zorunda kalırlar. Bu davanın dilekçesinde davalılara ait parsellerin iptalinden genel olarak söz edilmiş, davalılara ait parsellerin tamamının veya bir kısmının iptaline karar verilmeksizin istenildiği açık değildir. Ortada amacı tam olarak göstermeyen bir kapalı ve eksik durum vardır. Davalı taraf, dilekçeyi yazan davacı vekilinin verdiği bu açıktan yararlanmak istemiştir. Halbuki işin geliş ve gidişinden davada davalı tarafa ait parsellerin tamamının değil, bu parsellerin bir kısmına ait tesbitin iptal edilmesinin istenildiği açıktır. Davacı taraf 266 parselin kesinleşen tesbit durumuna dayanarak iptal istediğine göre, dava konusu parsellerin ancak 266 parselin tesbitine aykırı düştüğü ve tedahül ettiği oranda iptal edilmesini istediği şüphesizdir. Mahkemece dava dilekçesinin bu anlamı taşıdığı kabul edilerek değişik tarihlerdeki mükerrer tesbitlerin tedahülü nisbetinde kısmen iptale karar verilmiş bulunması doğrudur. Kısmen iptale dair verilen kararın davacı tarafından temyiz edilmemesi de kendisinin kısmen iptali isteğiyle dava açtığının su götürmeyen bir karinesidir.

Burada davacı taraf ve kararı veren hakim ve Yargıtay Dairesiyle davalı vekili arasında dava dilekçesinin yorumlanması bakımından bir görüş aykırılığı vardır. Davalı vekilinin benimsediği görüşün dairece kabule değer görülmemesinden doğan sonucun -tarafın kendi kullandığı deyimle üzüntünün- tashihi dilekçesinde yazılı olduğu üzere abartmalı şekilde dile getirilmesi, kazai mercilerin çok kez cevaplandırmağa lüzum görmedikleri duygusal hususlardandır.

2-766 sayılı tapulama kanunun 31 inci Maddesinde yazılı hak düşüren sürenin gerçekleştiği tashih sebebi olarak sürülmüştür. Dosyaya göre bu düzeltme nedeni yerinde değildir. 766 parsel tapulamaca 1950 yılında davacı adına tesbit görmüş, Davalıların bu tesbite karşı olan itirazları mahkemece incelenerek 21.10.1954 tarihinde reddedilmiştir. Redde ilişkin bulunan karar dairece onanmış onama kararına karşı ileri sürülen düzeltme isteği de 31.10.1955 de reddedilmek suretiyle tesbit kesinleşmiştir. 766 parsele ait tesbitin kesinleşmediği ve itirazın devam ettiği bir dönemde, tapulamanın kademeli ve muhtelif zamanlarda yapılmasından ötürü dava konusu parseller 1951 yılında davalılar adına tesbit görmüş, 1952 yılında kesinleşerek tapuya tescil edilmiştir.

Davacı 266 parsele ilişkin bulunan itirazın sona ermesinden sonra davalılara ait taşınmazların yanlış tesbit gördüğünden tesbitlerde tedahül vaki olduğundan söz ederek bu davayı açmıştır. Bu suretle davada, dava konusu parsellerin tesbitine tekaddüm eden zamandaki bir duruma değil, tesbitten sonra doğan bir hukuki sebebe dayanılarak iptal istenilmiştir. Yani taraflar arasında kesin hüküm teşkil eden 21.10.1954 günlü ilama dayanılarak 1952 tarihinde kesinleşen tesbitlerin iptali istenildiğine göre Tapular Kanununun 31/2 maddesinin uygulanması olanağı yoktur.

3- Bilirkişi ve raporuna karşı vaki itirazlar tashih dilekçesinin üçüncü bendinde ileri sürülmüştür. 22.6.1973 günlü bilirkişi raporu üç satırdan ibaret olup tafsilattan ve gerekçeden yoksun olduğu tatminkar değildir. Tek bilirkişinin düzenlediği raporda hangi belgelerin uygulandığı, uygulamanın hangi araçla yapıldığı ve ölçüler hangi noktalardan yararlanıldığı hakkında hiçbir açıklama yoktur. Kızılcasöğüt ve Dibecik köylerine ait paftalarla orijinallerinin poligonlardan yararlanılmak suretiyle uygulanması zorunludur. Uygulama sonunda önce 266 parsel olarak tesbit gören taşınmaza ait bir kısım yerin daha sonra Dibecik köyünde yapılan tapulamayla davalılara ait parseller içinde bırakılmak suretiyle tedahül edecek şekilde mükerrer tesbitin icra edildiği hususları bilirkişi raporunda açık ve kesin olarak belirtilmelidir. Gerekli bilgileri taşımayan bilirkişi raporuna dayanılarak davanın kabul edilmesinin yolsuz olduğu bu kez yapılan inceleme sonunda anlaşıldığından onamaya ilişkin bulunan kararın düzeltme yoluyla ortadan kaldırılmasına ve yazılı olduğu üzere soruşturma yapılması gerekli olduğundan bahisle hükmün H.M.U.K nun 428 inci maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin harcın iadesine 19.09.1974 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Share

Bir yorum ekleyin

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: