Hukuk Muhakemeleri Kanununun 94. maddesinde düzenlenen kesin süre, ancak, taraflarca hazırlama ilkesine tabi olan davalarda uygulanması mümkün olup, hakimin resen araştırma yapması gereken, başka bir anlatımla, kendiliğinden araştırma ilkesine tabi olan hizmet tespit davalarında, kesin sürenin uygulama yeri yoktur.

Hukuk Genel Kurulu         2015/2871 E.  ,  2019/267 K.

“İçtihat Metni”

MAHKEMESİ :İş Mahkemesi

Taraflar arasındaki “sigorta başlangıç tarihinin tespiti” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Tarsus İş Mahkemesince davanın reddine dair verilen 20.03.2013 tarihli ve 2011/209 E., 2013/33 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 31.12.2013 tarihli ve 2013/21726 E., 2013/26160 K. sayılı kararı ile;
“…Davanın yasal dayanağını oluşturan 506 sayılı Kanunun 108. maddesi sigortalılık süresini düzenlemekte olup, sigortalılık niteliği taşımayan bir kimsenin sigortalılık süresinden de söz edilemez. Olağan olarak sigortalılık niteliği, 506 sayılı Kanunun 2. maddesine göre hizmet akdinin kurulması ve 6. madde gereğince çalışmaya başlaması ile edinilir. Bu maddelerde açıkça belirtildiği üzere, sigortalılığın oluşumu yönünden çalışma olgusunun varlığı zorunludur. Fiili çalışma saptanmadıkça, sadece hizmet akdine dayanılması halinde sigortalılık söz konusu olamaz. Fiili veya gerçek çalışmayı ortaya koyacak belgeler, işe giriş bildirgesiyle birlikte 506 sayılı Yasa’nın 79. maddesinde belirtilen sigortalının gün sayısını, kazanç durumunu, çalışma tarihleriyle birlikte ortaya koyan aylık sigorta gün bilgileri ile Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliği’nin 17. maddesinde belirtilen 4 aylık prim bordroları gibi Kuruma verilmesi zorunlu belgelerdir. Yöntemince düzenlenip süresi içerisinde Kuruma verilen işe giriş bildirgesi, kişinin işe alınmış olduğunu gösterirse de fiili çalışmanın varlığının ortaya konulması açısından tek başına yeterli kabul edilemez. Sigortalılıktan söz edebilmek için, çalışmanın varlığı, Yargıtay uygulamasında 506 sayılı Yasanın 79/10. maddesine dayalı sigortalılığın tespiti davaları yönünden kabul edilen ilkelere uygun biçimde belirlenmelidir. Zira, sigortalılığın başlangıcına yönelik her dava sigortalılığın tespiti istemini de içerir. Aksine düşünce, özellikle yaşlılık aylığının kabulü için öngörülen sigortalılık süresi yönünden çalışanlar ile çalışmayanlar arasında adaletsiz ve haksız bir durum yaratır. Bu nedenle, işe giriş bildirgesinin verildiği ancak yasal diğer belgelerin bulunmadığı durumlarda çalışma olgusunu ortaya koyabilecek inandırıcı ve yeterli kanıtlar aranmalı, kamu düzenine dayalı bu tür davalarda hakim, görevi gereği doğrudan soruşturmayı genişleterek sigortalılık koşullarının oluşup oluşmadığını belirlemelidir. Bu yön, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 16.9.1999 gün 1999/21-510-527, 30.6.1999 gün 1999/21-549-555, 5.2.2003 gün 2003/21-35-64, 15.10.2003 gün 2003/21-634-572, 3.11.2004 gün 2004/21-480-579 ve 2004/21-479-578, 10.11.2004 gün 2004/21-538 ve 1.12.2004 gün 2004/21-629 sayılı kararlarında da vurgulanmıştır.
Eldeki dava dosyasına konu olayda, mahkemece, verilen kesin süre içinde, kesin süreye konu işlemin yapılmaması nedeniyle, davanın reddine karar verilmiş ise de; Hukuk Muhakemeleri Kanununun 94. maddesinde düzenlenen kesin süre, ancak, taraflarca hazırlama ilkesine tabi olan davalarda uygulanması mümkün olup, hakimin resen araştırma yapması gereken, başka bir anlatımla, kendiliğinden araştırma ilkesine tabi olan hizmet tespit davalarında, kesin sürenin uygulama yeri yoktur. Hal böyle olunca, mahkemece, açıklanan ilkelere aykırı olarak davacı vekiline verilen kesin sürenin geçerliliğinden bahsedilemez.
Mahkemece, 01.02.1980 tarihli bildirgenin verildiği işyerinden Kuruma verilen dönem bordrosu olup olmadığı araştırılarak, var ise dönem bordroları ilgili müdürlükten istenerek, bu bordrolarda kayıtlı tanıklar dinlenmeli, işverenin bordrolarında Kurum kayıtlarına geçen tanık bulunamaz ise, davacının çalışmasının geçtiği iddia edilen işyerine o tarihte komşu olan diğer işyerlerinin sahipleri ve bildirge tarihinde anılan iş yeri çalışanları zabıta marifetiyle tespit edilerek bilgi ve görgülerine başvurulmalı, bu yönde yapılacak araştırmadan da bir sonuca varılamadığı takdirde ise, davacı tarafından gösterilen tanıklar dinlenmeli, ifadeleri hükme dayanak kılınan tanıkların dava konusu yapılan tarihte iş yeri sigortalısı veya komşu iş yeri işvereni veya çalışanı olup olmadığı araştırılmalı, bu araştırmada gerekirse zabıta aracı kılınmalı, davalı Kurumdan, anılan kişilerin belirtilen tarihte sigorta bildirimlerinin hangi iş yerinden yapılmış olduğu sorulmalı, iş yerinde tutulması gerekli dosyalar ile ücret bordroları getirtilmeli, kurumdaki belge ve kanıtlardan yararlanılmalı, işe giriş bildirgesindeki sigorta sicil numarasının hangi yıla ait serilerden olduğu Kurumdan sorularak belirlenmeli, müfettiş raporları olup olmadığı araştırılmalı, elde edilen bilgilerin tanık anlatımlarında belirtilen olgularla örtüşüp örtüşmediği irdelenerek, varılacak sonuca göre karar verilmelidir.
Mahkemece, bu maddi ve hukuki olgular göz ardı edilerek, hatalı değerlendirme sonucu, yazılı şekilde hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
O hâlde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…”
gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, sigorta başlangıç tarihinin tespiti istemine ilişkindir.
Davacı vekili, müvekkilinin …’a ait nakliyat iş yerinde 01.02.1980 tarihinde sigortalı olarak çalışmaya başladığını, işe giriş bildirgesinin Sosyal Güvenlik Kurumuna (SGK/Kurum) sunulduğunu ancak bir ay çalışmasına rağmen adına prim yatırılmadığını ileri sürerek müvekkilinin 01.02.1980 tarihinde bir gün süre ile sigortalı çalıştığının tespitine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekili, iş yerinin 01.02.1980 tarihinde Kanun kapsamına alındığını, 20.03.1989 tarihinde Kanun kapsamından çıkarılarak iz ve imha işlemine tabi tutulduğunu, davacı adına 01.02.1980 tarihinde işe giriş bildirgesi verildiği tespit edilmiş ise de, prim ödemesine rastlanmadığını, işe giriş bildirgesinin tek başına yeterli olmadığını, ayrıca eylemli çalışma gerektiğini belirterek davanın reddini istemiştir.
Yargılama aşamasında davaya dahil edilen işverene tebligat yapılamamıştır.
Mahkemece, çevre iş yerlerinden kamu tanığı bulunması yönünde yapılan çalışmadan sonuç elde edilemediği, davacı tarafa iki hafta kesin süre verilmesine rağmen tanık bildirmediği, bu nedenle iddianın ispat edilemediği ayrıca işe giriş bildirgesinin tek başına fiili çalışmaya karine teşkil etmeyeceği gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.
Davacı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan nedenlerle bozulmuştur.
Mahkemece iş yerinden dönem bordrolarının gönderilmesi için yazılan yazıya Kurumca istenilen bilgi ve belgelerin imha edilmesi nedeni ile ulaşılamadığının bildirildiği, komşu iş yerlerinin tespiti için vergi dairesi ve zabıta marifetiyle yapılan araştırmada komşu iş yerlerine ulaşılamadığının belirtildiği, davacının verilen süre içinde ya da daha sonra tanık bildirmediği, yapılan araştırma ve dosyadaki delillere göre davacının davalı iş yerinde çalıştığının tespit edilemediği gerekçesi ile direnme kararı verilmiştir.
Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, somut olay bakımından sigorta başlangıç tarihinin tespitine ilişkin olarak mahkemece yapılan araştırma ve incelemenin yeterli olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun (5510 sayılı Kanun) Geçici 7/1’nci maddesinde, “Bu Kanunun yürürlük tarihine kadar 17/07/1964 tarihli ve 506 sayılı, 02/09/1971 tarihli ve 1479 sayılı, 17/10/1983 tarihli ve 2925 sayılı, bu Kanunla mülga 17/10/1983 tarihli ve 2926 sayılı, 08/06/1949 tarihli ve 5434 sayılı Kanunlar ile 17/07/1964 tarihli ve 506 sayılı Kanun’un Geçici 20’inci maddesine göre sandıklara tabi sigortalılık başlangıçları ile hizmet süreleri, fiili hizmet süresi zammı, itibari hizmet süreleri, borçlandırılan ve ihya edilen süreler ve sigortalılık süreleri tabi oldukları Kanun hükümlerine göre değerlendirilirler” düzenlemesinin yer alması ve genel olarak kanunların geriye yürümemesi (geçmişe etkili olmaması) kuralı karşısında, davanın yasal dayanağının mülga 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun (506 sayılı Kanun) olduğu kabul edilmelidir.
5510 sayılı Kanun’un Geçici 7’inci maddesi uyarınca, uygulama yeri bulan 506 sayılı Kanun’un 108’inci maddesine göre, “Malullük, yaşlılık ve ölüm sigortalarının uygulanmasında nazara alınacak sigortalılık süresinin başlangıcı, sigortalının, yürürlükten kaldırılmış 5417 ve 6900 sayılı kanunlara veya bu kanuna tabi olarak ilk defa çalışmaya başladığı tarihtir.
Tahsis işlerinde nazara alınan sigortalılık süreleri, bu sürenin başlangıç tarihi ile, sigortalının tahsis yapılması için yazılı istekte bulunduğu tarih, tahsis için istekte bulunmuş olmayan sigortalılar için de ölüm tarihi arasında geçen süredir.”
506 Sayılı Kanunun 108’inci maddesi gereğince sigortalılık başlangıç tarihinin belirlenmesine ilişkin açılan her dava, sigortalılığın saptanması istemini de içerdiğinden, Kanunun 79’uncu maddesinin onuncu fıkrasına dayalı olan ve “hizmet tespiti davası” olarak nitelendirilen bir görünüm arz etmekte olup, bunun doğal sonucu olarak da söz konusu (1) bir günlük çalışmanın belirlenmesi talepli davada, hizmet tespiti davalarındaki kanıtlama yöntem ve ilkeleri benimsenip uygulanmalı, başka bir anlatımla, sigortalılıktan söz edilebilmesi için, çalışmanın varlığı, hizmet tespiti davaları yönünden kabul edilen yöntem ve ilkelere uygun biçimde saptanmalıdır. Aksine düşünce, özellikle yaşlılık aylığının kabulü için öngörülen sigortalılık süresi yönünden çalışanlar ile çalışmayanlar arasında haksız ve adaletsiz bir durumun oluşmasına yol açabilecektir.
Aynı Kanun’un 79’uncu maddesinde ise; “Yönetmelikle tespit edilen belgeleri işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları Kurumca tespit edilemeyen sigortalılar çalıştıklarını, hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak 5 yıl içerisinde mahkemeye başvurarak alacakları ilam ile ispatlayabilirlerse, bunların mahkeme kararında belirtilen aylık kazanç toplamları ile prim ödeme gün sayıları nazara alınır.” düzenlemesi bulunmaktadır.
Öte yandan 506 sayılı Kanun’un 2’nci ve 6’ncı maddelerinde öngörülen koşulların oluşmasıyla birlikte çalıştırılanlar, kendiliğinden sigortalı sayılırlar. Ancak, bu kimselerin ayrıca aynı Kanun’un 3’üncü maddesinde sayılan istisnalara girmemesi gerekir. Çalıştırılanların, başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın sigortalı niteliğini kazanmaları 506 sayılı Kanun’un 6’ncı maddesinin birinci fıkrasında yer alan açık hüküm gereğidir.
Ne var ki, 506 sayılı Kanun’un 2’nci ve 6’ncı maddelerindeki hükümler birlikte değerlendirildiğinde, sigortalılığı oluşumu için fiili çalışma olgusunun varlığı zorunludur. Fiili ve gerçek bir çalışmanın varlığı tespit edilmediği sürece hizmet akdine dayanılarak dahi sigortalılıktan söz edilemez.
Öncelikle fiili çalışmanın varlığının hangi kanıt ve olgularla belirleneceği üzerinde durulmalıdır.
Hemen belirtilmelidir ki, fiili veya gerçek çalışmayı ortaya koyacak belgeler, işe giriş bildirgesiyle birlikte, 506 sayılı Kanunun 79’uncu maddesinde belirtilen ve sigortalının çalışma gün sayısını, kazanç durumunu, çalışma tarihleriyle birlikte ortaya koyan aylık sigorta gün bildirgeleri ile Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliğinin 17’nci maddesinde belirtilen dört aylık dönem bordroları gibi Kuruma verilmesi zorunlu belgelerdir. Yöntemince düzenlenip süresi içerisinde Kuruma verilen işe giriş bildirgesi, kişinin işe girdiğini göstermekte ise de, fiili çalışmanın varlığının ortaya konulması açısından tek başına yeterli kabul edilemez. Bu nedenle; işe giriş bildirgesinin verildiği ancak yasal diğer belgelerin bulunmadığı durumlarda çalışmayı ortaya koyabilecek inandırıcı ve yeterli kanıtlar aranmalı ve kamu düzenine dayalı bu tür davalarda, hâkim görevi gereği, doğrudan soruşturmayı genişleterek, sigortalılık koşullarının oluşup oluşmadığını belirlemelidir. Bu davalarda da iş yerinde tutulması gerekli dosyalar ile kurumdaki belge ve kanıtlardan yararlanılmalı, ücret bordroları getirtilmeli, müfettiş raporları olup olmadığı araştırılmalı, aynı dönemde iş yerinde çalışanlar saptanmalı, sigortalının hangi işte hangi süre ile çalıştığı açıklanmalı, gerektiğinde komşu iş yeri çalışanlarının da bilgilerine başvurularak gerçek çalışma olgusu somut ve inandırıcı bilgilere dayalı biçimde kanıtlanmalıdır.
Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun (HGK) 16.06.1999 tarihli ve 1999/21-510 E.-1999/527 K.; 30.06.1999 tarihli ve 1999/21-549 E.-1999/555 K.; 05.02.2003 tarihli ve 2003/21-35 E.-2003/64 K.; 06.07.2005 tarihli ve 2005/21-437 E.-2005/448 K.; 30.05.2007 tarihli ve 2007/21-306 E.-2007/320 K.; 15.10.2003 tarihli ve 2003/21-634 E.-2003/572 K.; 03.11.2004 tarihli ve 2004/21-480 E.-2004-579 K.; 03.11.2004 tarihli ve 2004/21-479 E.-2004/578 K. ile 10.11.2004 tarihli ve 2004/21-538 E.-2004/621 K.sayılı kararlarında da aynı ilkeler benimsenmiştir.
Yukarıdaki açıklamaların ışığında somut olayın değerlendirilmesine gelince; davacı vekili, müvekkilinin dahili davalı işverene ait iş yerinde 01.02.1980 tarihinde işe başladığını, ancak bir aylık çalışmasının Kuruma bildirilmediğini ileri sürerek sigorta başlangıç tarihinin 01.02.1980 olarak tespitine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Mahkemece, işe giriş bildirgesi verilmiş olmasının tek başına yeterli olmadığı, çalışma iddiasının ispat edilemediği gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.
Ne var ki, Mahkemece yapılan araştırma ve inceleme yeterli değildir. Bu nedenle öncelikle davalı işveren …’un açık kimlik bilgileri tespit edildikten sonra, kolluk ve vergi dairesinin komşu iş yerlerinin tespitine ilişkin yazıları içeriğinden hali hazırda mesken olarak kullanıldığı anlaşılan Kurumun bildirdiği Şehit Kerim Mahallesi Caddesi No:42/2 adresinde mevcut konutların ne zaman yapıldığı, öncesinde burada iş yerleri bulunup bulunmadığı, bu kapsamda davalı …’a ait iş yeri kaydı olup olmadığı, ayrıca davalıya ait iş yeri kaydı var ise bu iş yeri ile ilgili çalışanlara ilişkin bilgiler dahil tüm kayıtların ve de bu iş yerinin komşuları olan iş yerlerinin tespit edilerek işverenlerine ilişkin bilgilerle birlikte gönderilmesi sağlanmalıdır.
İlaveten vergi dairesinden de davalı …’a ait vergi mükellefiyetinin bulunup bulunmadığı, varsa beyanname, yoklama fişi vs. tüm belgelerin ve çalışanlara ilişkin bilgi ve belgelerle birlikte celbi sağlanmalıdır.
Bundan başka, Tarsus Kamyoncular Kooperatifine yazı yazılarak davalı adına olan iş yeri (İçel Nakliyat) ile ilgili bilgi ve belgelerin çalışanlarına ve komşu iş yerlerine ilişkin kayıtlarla birlikte, ayrıca davacının bu iş yeri ile ilgili yaptığı iş ve işlemler varsa buna ilişkin bilgi ve belgeler istenmelidir.
Belediye, vergi dairesi ve Tarsus Kamyoncular Kooperatifinden gelen yazılara göre komşu iş yerlerinin tespiti hâlinde, bunların sahipleri ile bildirge tarihinde çalışanları gerekirse zabıta marifeti ile tespit edilmeli, bilgi ve görgülerine başvurulmalıdır.
Yine davacıya tanık bildirme imkanı tanınarak tanık bildirdiği takdirde bu tanıklar dinlenmeli, tanıkların iddia edilen tarihte iş yeri sigortalısı veya komşu iş yeri işvereni ya da çalışanı olup olmadığı araştırılmalıdır. Ayrıca bunların iddia edilen tarihte sigorta bildirimlerinin hangi iş yerinden yapıldığı davalı Kurumdan sorulmalıdır.
Aynı şekilde davalı …’dan iş yerinde tutulması gereken dosyalar ve ücret bordroları temin edilmeli, iş yeri ile ilgili müfettiş raporu olup olmadığı araştırılmalıdır.
Öte yandan davacının nüfus kaydına göre doğum tarihinin 13.02.1962 olmasına rağmen işe giriş bildirgesinde 09.02.1962 olarak yazılmasından kaynaklanan farklılık üzerinde durulmalı, nedeni araştırılmalı; işe giriş bildirgesindeki sigorta sicil numarasının hangi yıla ait serilerden olduğu, ayrıca işe giriş bildirgesindeki imzanın davacıya ait olup olmadığı usulünce araştırılmalıdır.
Mahkemece bu yönler üzerinde durulmadan yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmamıştır.
Bununla birlikte Kurumun 04.12.2012 tarihli yazısında 01.02.1980 tarihinde Kanun kapsamına alınıp 20.03.1989 tarihinde Kanun kapsamından çıkarılarak iz ve imha işlemine tabi tutulan davalı iş yerine ait dosyanın imha edildiği, bu nedenle istenen bilgi ve belgelere ulaşılamadığının bildirildiği görüldüğünden Özel Daire bozma kararında yer alan “…Mahkemece 01.02.1980 tarihli bildirgenin verildiği işyerinden Kuruma verilen dönem bordrosu olup olmadığı araştırılarak var ise dönem bordroları ilgili müdürlükten istenerek, bu bordrolarda kayıtlı tanıklar dinlenmeli işverenin bordrolarında Kurum kayıtlarına geçen tanık bulunamaz ise” bölümünün bozma kararından çıkarılması gerektiği sonucuna varılmıştır.
Şu hâlde direnme kararı yukarıda yazılı bu değişik gerekçe ile yerinde değildir.
Bu nedenle direnme kararı bu değişik gerekçe ile bozulmalıdır.
S O N U Ç: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ile BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 07.03.2019 tarihinde oy birliğiyle ve kesin olarak karar verildi.

Share

Bir yorum ekleyin

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: