Sigortalının dahi yaşarken 5 yıllık hak düşürücü süreyi geçirmesi hâlinde kanunen kullanamayacağı bir hakkı mirasçılarına tanımak hukuka aykırıdır. Sigortalının süresi içerisinde dava açmayarak düşen hakkını ölümünden sonra mirasçılarının yeniden isteme hakkından söz edilemeyeceği gibi hak düşürücü süreye uğrayarak ölen bir hak mirasçıları vasıtasıyla yeniden canlandırılamaz. Tüm bu hususlar göz önüne alındığında sigortalının mirasçıları yönünden de hak düşürücü sürenin hizmetin geçtiği yılın sonundan itibaren beş yıl olarak hesaplanması gerekmektedir.

Hukuk Genel Kurulu         2018/171 E.  ,  2020/75 K.

MAHKEMESİ :İş Mahkemesi Sıfatıyla)

1. Taraflar arasındaki “tespit” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İnegöl 1. Asliye Hukuk Mahkemesince (İş Mahkemesi Sıfatıyla) verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı … Kurumu Başkanlığı tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 10. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davalı … Kurumu Başkanlığı tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı vekili 22.11.2010 harç tarihli dava dilekçesinde; sigortalı …’ın 01.08.2003 ile 01.09.2003 tarihleri arasında davalı işverene ait iş yerinde satış elemanı olarak kesintisiz şekilde çalıştığını ve 10.09.2008 tarihinde vefat ettiğini, hak sahibi olan oğlu Abdullah Can Toktay’ın ölüm aylığı almak amacıyla Kuruma yaptığı başvurunun reddedildiğini ve sigortalının çalışmalarının işveren tarafından bildirilmediğini ileri sürerek …’ın 01.08.2003 ile 01.09.2003 tarihleri arasında davalı işyerinde kesintisiz olarak çalıştığının ve sigorta başlangıç tarihinin 01.08.2003 olarak tespitine karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı Cevabı:
5. Davalı … Kurumu Başkanlığı vekili 06.01.2011 tarihli cevap dilekçesinde; hak düşürücü sürenin geçtiğini, hizmet tespitine ilişkin eldeki davada fiili çalışma olgusunun özel bir duyarlılık ve titizlikle incelenmesi gerektiğini belirterek davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
6. Davalı işveren … yargılamaya katılmamıştır.
İlk Derece Mahkemesinin Kararı:
7. İnegöl 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin (İş Mahkemesi Sıfatıyla) 17.04.2014 tarihli ve 2010/686 E., 2014/282 K. sayılı kararı ile; sigortalı muris …’ın tespiti istenen 01.08.2003-01.09.2003 tarihleri arasında davalı iş yerinden veya başka bir iş yerinden Kuruma bildirilen çalışmasının olmadığı ve murisin 10.09.2008 tarihinde vefat ettiği, 506 sayılı Kanun’un 79. maddesi gereği yönetmelikle tespit edilen belgeleri işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları Kurumca tespit edilmeyen sigortalılar için davanın hak düşürücü süre içinde açılmasının öngörüldüğü, ancak hak düşürücü süre içinde sigortalının ölümü hâlinde mirasçılar açısından hak düşürücü sürenin ölüm tarihinden itibaren başladığı, muris …’ın hak düşürücü sürenin dolacağı 31.12.2008 tarihinden önce 10.09.2008 tarihinde vefat ettiği, davacı için hak düşürücü sürenin murisin ölüm tarihi olan 10.09.2008 tarihinden itibaren başlayacağı gerekçesiyle davanın hak düşürücü süre içinde açıldığına karar verilerek sigortalının 01.08.2003-01.09.2003 tarihleri arasında davalı iş yerinde çalıştığına karar verilmiştir.
Özel Dairenin Bozma Kararı:
8. İnegöl 1. Asliye Hukuk (İş Mahkemesi Sıfatıyla) Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı … Kurumu Başkanlığı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
9. Yargıtay 10. Hukuk Dairesince 31.10.2014 tarihli ve 2014/16165 E., 2014/21825 K. sayılı kararında; ” Dava, hizmet tespiti istemine ilişkindir.
Mahkemece, ilamında belirtildiği şekilde davanın kabulüne karar verilmiştir.
Davacı, muris …’ın davalı işverene ait işyerinde 01/08/2003-01/09/2003 tarihleri arasında kesintisiz çalışmasının ve sigorta başlangıç tarihinin 01/08/2003 olduğunun tespitini talep etmiştir.
Mahkemece, yapılan yargılama sonucunda, muris …’ın 10/09/2008 tarihinde vefat ettiği ve bu tür hizmet tespiti davalarında hak düşürücü sürenin mirasçılar yönünden murisin ölüm tarihinden itibaren başladığı, davacının talebinin ise murisin ölümünden itibaren 5 yıllık hak düşürücü süre içerisinde olduğu ve dinlenen tanık anlatımlarının da, murisin davalı işyerinde çalışma olgusunu doğruladığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verildiği anlaşılmaktadır.
Davanın yasal dayanağı 5510 sayılı Kanun’un geçici 7/1’inci maddesi uyarınca uygulama alanı bulan mülga 506 sayılı Kanun’un 79’uncu maddesidir. Anılan maddenin 10’uncu fıkrası(eski 8) hükmüne göre; Kuruma bildirilmeyen veya Kurumca tespit edilemeyen çalışmaların, sigortalı hizmet olarak değerlendirilmesi amacıyla açılacak davaların, tespiti istenen hizmetin geçtiği yılın sonundan başlayarak beş yıl içinde açılması gerekir. 506 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte beş yıl olan hak düşürücü süre 09.07.1987 tarihinde yürürlüğe giren 3395 sayılı Kanunla on yıla çıkarılmış, ancak 07.06.1994 tarihinde yürürlüğe giren 3995 sayılı Kanunla tekrar beş yıla indirilmiştir.
Sigortalının, hayatta iken hizmetlerinin tespitine ilişkin dava açmamış olması halinde hak sahipleri de bu tür bir davayı açabilirler. Ancak, hak sahiplerinin bu hakkı ölen sigortalıdan kaynaklanmakta olup, 506 sayılı Kanun’da açıkça hak düşürücü sürenin hizmetin geçtiği yılın sonundan başlayacağı belirtilmiş, hak sahipleri için ayrı bir hak düşürücü süre, başka bir ifade ile, hak düşürücü sürenin ölüm tarihinden başlatılacağına dair ayrık bir hüküm getirilmemiş, sigortalının ölümü, söz konusu süreyi kesen sebep olarak da, düzenlenmemiştir.
Somut olayda, murisin 10/09/2008 tarihinde vefat etmesi, davalı işyerinden Kuruma bildirim ya da prim kesintisi bulunmaması, hizmetin geçtiği yılın sonunun 31/12/2003 tarihi olup, 5 yıllık hak düşürücü sürenin 31/12/2008 tarihinde dolması karşısında, 22/11/2010 tarihinde açılan davanın hak düşürücü süre yönünden reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı görülmüştür.
O hâlde, davalı … vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.” gerekçesiyle karar bozulmuştur.
Direnme Kararı:
10. İnegöl 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin (İş Mahkemesi Sıfatıyla) 10.02.2015 tarihli ve 2014/647 E., 2015/34 K. sayılı kararı ile; hizmet tespitine ilişkin davalarda sigortalının sağlığında hak düşürücü süreyi geçirmemiş olması şartına bağlı olarak vefat etmesi durumunda, murisin ölüm tarihinden itibaren hak düşürücü sürenin başlayacağının kabul edilmesi ve murisin çalışmalarına ilişkin bir tespit davasının ancak hakkın ortaya çıktığı ölüm tarihi itibariyle başlatılması gerektiği gerekçesiyle ve önceki gerekçeler tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
11. Direnme kararı süresi içinde davalı … Kurumu Başkanlığı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

II. UYUŞMAZLIK:
12. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda sigortalının 10.09.2008 tarihinde vefat ettiği hususu göz önüne alındığında, 01.08.2003-01.09.2003 tarihleri arasındaki hizmetlerinin tespiti bakımından, mirasçısı olan oğlunun 22.11.2010 tarihinde açtığı iş bu davada hak düşürücü sürenin geçip geçmediği noktasında toplanmaktadır.

III. GEREKÇE
13. 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun geçici 7/1. maddesi hükmünde “Bu Kanunun yürürlük tarihine kadar 17/07/1964 tarihli ve 506 sayılı, 02/09/1971 tarihli ve 1479 sayılı, 17/10/1983 tarihli ve 2925 sayılı, bu Kanunla mülga 17/10/1983 tarihli ve 2926 sayılı, 08/06/1949 tarihli ve 5434 sayılı kanunlar ile 17/07/1964 tarihli ve 506 sayılı Kanunun Geçici 20’nci maddesine göre sandıklara tabi sigortalılık başlangıçları ile hizmet süreleri, fiilî hizmet süresi zammı, itibarî hizmet süreleri, borçlandırılan ve ihya edilen süreler ve sigortalılık süreleri tabi oldukları Kanun hükümlerine göre değerlendirilirler” düzenlemesinin yer alması ve genel olarak kanunların geriye yürümemesi (geçmişe etkili olmaması) kuralı karşısında davanın yasal dayanağı Mülga 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu (SSK)’nun 79/10. maddesidir.
14. Burada öncelikle, sigortalı hizmetin tespiti davalarının hukuksal niteliği ve yargılama yöntemi üzerinde durulmasında yarar vardır: Ülkemizde Sosyal Güvenlik Kurumunun bilgisi dışında çalıştırılan büyük bir kitlenin olduğu bilinen bir gerçektir. Bu nedenle sigortalı hizmetin tespiti davaları iş mahkemelerini ve Yargıtayın ilgili dairelerini en çok meşgul eden uyuşmazlıklar arasında yer almaktadır.
15. Sosyal güvenlik hakkı, bireylerin geleceğe güvenle bakmalarını sağlayan bir insan hakkıdır. Aynı zamanda sosyal güvenlik, sosyal hukuk devleti içerisinde yer alan ve bu ilkeyi oluşturan temel kavramlardan birisidir. Bu esası göz önüne alan Anayasa “Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler” başlığı altında “sosyal güvenlik hakkını” düzenlemiş ve 60. madde ile “Herkes sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Devlet, bu güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı kurar” hükmünü getirmiştir.
16. Görüldüğü gibi vatandaşlara bu konuda anayasal bir hak tanınırken, Devlete de, onların bu haktan yararlanmasını sağlayacak şartları hazırlama görevi yüklenmiştir. Bu anayasal görevin yerine getirilmesi için getirilen yasal düzenlemeler ve kurulan kurumların görevleri de bu bilinçle değerlendirilmelidir.
17. Olayda uygulama yeri bulan 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun (SSK) 79/10. maddesi genel olarak sosyal güvenliğin sağlanmasının araçlarından birisidir. Söz konusu düzenlemenin özel amacı ise, kanunun diğer maddeleriyle birlikte değerlendirildiğinde daha açık biçimde ortaya çıkar.
18. Yine aynı Kanunun 6. maddesinin 1. fıkrasında “çalıştırılanlar işe alınmakla kendiliğinden sigortalı olurlar” denilmekte; 3. fıkrasında da “sigortalı olmak hak ve yükümünden vazgeçilemeyeceği” düzenleme altına alınmaktadır. Gerçekten, işe başlamakla sigortalılık niteliği kazanılır ve sigorta kollarına tabi olunur. Ne var ki, tek başına sigortalılık bazı sigorta kollarının sağladığı birtakım haklardan yararlanmak için yeterli değildir. Bunun için belli bir süreden beri sigortalı olmak ve/veya o sigorta kolu için belli bir prim ödeme gün sayısına ulaşmak gerekir. Sigortalı hakkındaki böylesine önemli bilgilerin, bu doğrultuda işlem yapılabilmesi için Kuruma ulaşması gerekir. Bunu sağlamak için de sigortalı çalıştıran işverenlere sosyal sigorta ilişkisi çerçevesinde bazı yükümlülükler getirilmiştir. İşveren öncelikle iş yerini ve çalıştırdığı sigortalıları Kuruma bildirmek zorundadır. Böylelikle Kurum, iş yeri ve sigortalıdan haberdar olur, onları takip edebilir. İşveren ayrıca çalıştırdığı sigortalı sayısı, sigorta primleri hesabına esas tutulacak kazançlar toplamı, prim ödeme gün sayıları ve sigorta primleri miktarını da Kuruma bildirmelidir. Bu da örnekleri Sosyal Sigortalar İşlemleri Yönetmeliğinde gösterilen ‘aylık sigorta primleri bildirgesi’ ve ‘dört aylık sigorta primleri bordrosu’ düzenlenerek yapılır. İşveren bu yükümlülüklerini yerine getirmez, Kurum da çalışmayı tespit edemezse Kurumun bilgisi dışında, sigortalı çalıştırılması söz konusu olur. Diğer taraftan, işverenin bildirim yükümlerini yerine getirmemesi, çalışanın sadece sigortalılığını değil, buna bağlı tüm haklarını kazanmasını engeller ki, bu da Anayasa ve yasalar karşısında kabul edilebilir bir durum değildir. İşte bu noktada SSK’nın 79/10. maddesindeki hükmün amacı, sigortalıların açacakları bir dava ile işverenin Kuruma vermediği belgelerde bulunması gereken hususların tespit edilerek, bunun Kurum tarafından nazara alınmasını sağlamaktır.
19. 506 sayılı Kanun’un 79/10. maddesinde “Yönetmelikle tespit edilen belgeleri işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları Kurumca tespit edilemeyen sigortalılar, çalıştıklarını hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak 5 yıl içerisinde mahkemeye başvurarak alacakları ilam ile ispatlayabilirlerse, bunların mahkeme kararında belirtilen aylık kazanç toplamları ile prim ödeme gün sayıları nazara alınır.
Sigortalının çalıştığı bir veya birkaç işte, bu Kanunda yazılı prim ödeme şartını yerine getirmiş olmasına rağmen kendisi için verilmesi gereken kayıt ve belgeler işveren tarafından verilmediği veya verilen kayıt ve belgelerde kazançların veya prim ödeme gün sayılarının eksik gösterildiği Kurumca tespit edilirse, hastalık ve analık sigortalarından gerekli yardım yapılır.” düzenlemesine yer verilmiştir. Anılan hüküm uyarınca sigortalı, bildirimsiz kalan çalışmalarının tespitini hak düşürücü sürenin işlemeye başladığı, hizmetin geçtiği yılın sonundan itibaren beş yıl içerisinde isteyebilir.
20. 506 sayılı Kanun’un 79. maddesi uyarınca dava açma süresi beş yıl olup, beş yıllık bu süre, hak düşürücü süredir. Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte beş yıl olan hak düşürücü süre 20.06.1987 tarih ve 3395 sayılı Kanun’un beşinci maddesiyle on yıla çıkarılmışken, 01.06.1994 tarih ve 3995 sayılı Kanun’un 3. maddesiyle, tekrar beş yıla indirilmiştir. Hak düşürücü sürenin başlangıcı sigortalının işten ayrıldığı yılın bitim tarihidir.
21. Sigortalı işten ayrıldığı yılın sonundan itibaren beş yıl içinde tespit davası açabilir. Maddede sigortalının sahip olduğu tespit davası açma hakkına ölümü hâlinde mirasçıların sahip olup olmadıkları konusunda bir açıklık bulunmamakta ise de, maddenin yukarıda da açıklanan, işverenin bildirmediği hizmetlerin tespitine imkân sağlama amacı gözetildiğinde, sigortalının ölümü hâlinde mirasçılarının sigortalıya tebaen hizmetlerinin tespiti talebi ile dava açabileceklerinin kabulü gerekir. Öte yandan, işverenin çalıştırmış olduğu sigortalılara ait hangi belgeleri Kuruma vermesi gerektiği Kanunun 79/1. maddesinde açıkça ifade edildiği üzere yönetmeliğe bırakılmıştır. Atıf yapılan Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliğinin dördüncü kısmında işverence verilecek belgeler düzenlenmiştir. Bunlar, aylık sigorta primleri bildirgesi (SSİY madde 16), dört aylık sigorta primleri bordrosu (SSİY. madde 17), sigortalı hesap fişi (SSİY madde 18) vs.dir. Maddenin açık hükmü karşısında, Yönetmelikte sayılan bu belgelerden birisinin dahi verilmiş olması hâlinde artık Kanunun 79/10. maddesinde yer alan hak düşürücü süreden söz edilemez. Yargıtay uygulamasında anılan maddede sayılan belgelerden birisi işveren tarafından verilmişse burada Kurumun işçinin çalışmasından haberdar olduğu ve artık hizmet tespiti davası için hak düşürücü sürenin varlığından söz edilemeyeceği kabul edilmektedir. Diğer taraftan, Kurum tarafından yapılan bir tespitin olması hâlinde de aynı kabul şekline ulaşılmaktadır. Bu kabul şeklinin temelinde yatan neden; hiç bildirim yapılmayan sigortalılarla, kısmi bildirim yapılan sigortalıların aynı hukuksal statüye tabi tutulmalarının hukuka ve hakkaniyete aykırı olacağının düşünülmesidir. Beş yıllık süre, Kurumun sigortalı olarak çalışma olgusundan habersiz bulunmasına ilişkin durumlarda söz konusudur. Zira, Kurumun öğreneceği sigortalılık durumu karşısında yasal işlemleri kendiliğinden yapacağı ve yapmaması hâlinde, bu Anayasal görevini yerine getirmemiş sayılacağı sosyal güvenlik hukukunun bir sonucudur. Bir işlemin yapılmasında kusurlu olan tarafın, kusurundan yararlanamayacağı açıktır. Böyle bir davada Kurumun beş yıllık sürenin geçtiğini ileri sürmesi iyiniyet kurallarına aykırıdır (Çenberci, M.; Sosyal Sigortalar Kanunu Şerhi, Ankara 1985 Baskı, s. 514-515). Buna göre hak düşürücü süre, bildirimsiz kalan çalışmalar yönünden öngörülmüştür. Belgelerden birisinin dâhi Kuruma verilmiş olması veya Kurumca, fiilen ya da kayden sigortalı çalışma olgusunun tespiti hâlinde hak düşürücü süreden söz edilemeyecektir.
22. Somut uyuşmazlık, sigortalının ölümü hâlinde mirasçılarının sigortalıya tebaen hizmetlerinin tespiti talepleri yönünden hak düşürücü sürenin başlama noktasında toplanmaktadır. 5 yıllık hak düşürücü sürenin hizmetin geçtiği yılın sonu olan 31.12.2003 tarihinden mi yoksa murisin ölüm tarihinden itibaren mi hesaplanması husususun açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.
23. Sigortalının dahi yaşarken 5 yıllık hak düşürücü süreyi geçirmesi hâlinde kanunen kullanamayacağı bir hakkı mirasçılarına tanımak hukuka aykırıdır. Sigortalının süresi içerisinde dava açmayarak düşen hakkını ölümünden sonra mirasçılarının yeniden isteme hakkından söz edilemeyeceği gibi hak düşürücü süreye uğrayarak ölen bir hak mirasçıları vasıtasıyla yeniden canlandırılamaz. Tüm bu hususlar göz önüne alındığında sigortalının mirasçıları yönünden de hak düşürücü sürenin hizmetin geçtiği yılın sonundan itibaren beş yıl olarak hesaplanması gerekmektedir.
24. Hâl böyle olunca, yerel mahkemece verilen direnme kararının yukarıda açıklanan gerekçe ve nedenlerden dolayı bozulması gerekir.

IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Davalı … Kurumu Başkanlığı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 04.02.2020 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.

KARŞI OY

1. Özel Daire ile yerel mahkeme arasındaki temel uyuşmazlık, miras bırakanın sigortasız geçen çalışma sürelerinin tespitine yönelik hak sahiplerince açılan davada, hak düşürücü sürenin başlangıcı olarak, miras bırakan açısından geçerli olan hizmetin geçtiği yılın son günün mü yoksa ölüm tarihinin esas alınıp alınmayacağı noktasında toplanmaktadır.
2. Özel Daire sigortalı ölen açısından geçerli olan hizmetin geçtiği yılın son gününün mirasçılar içinde geçerli olduğunu, bu tarihe göre hak düşürücü sürenin geçtiğini belirterek, ölüm olayı gözetilmeden sadece sigortalı tarafından, sigorta kurumuna bildirilmeyen sürelerin tespitine yönelik bir tespit davası açılmışçasına olgular algılanmış istemin hak düşürücü süre kapsamında kaldığı kabul edilerek yerel mahkemenin kabul kararı bozulmuştur.
3. Yerel mahkeme ise, ölüm tarihine göre soruna yaklaşmış ve “hizmet tespitine ilişkin davalarda sigortalının sağlığında hak düşürücü süreyi geçirmemiş olması şartına bağlı olarak vefat etmesi durumunda, murisin ölüm tarihinden itibaren hak düşürücü sürenin başlayacağının kabul edilmesi ve muris çalışmalarına ilişkin bir tespit davasının ancak hakkın ortaya çıktığı ölüm tarihi itibariyle başlatılması gerektiği gerekçesiyle” direnme kararı verilmiştir.
4. Direnme kararının temyizi üzerine, Çoğunluk görüşü ile Özel Dairenin bozma gerekçesi benimsenerek, hak düşürücü sürenin mirasçılar açısından da hizmetin geçtiği yılın son günü olduğu, bu tarihe göre davanın süresinde açılmadığı gerekçesi ile bozma kararı verilmiştir.
5. Çoğunluk görüşü, davanın açıldığı tarihte yürürlükte olan 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun hükümlerine, anılan hükümlerin sigortalıyı esas almasına, ölümü halinde mirasçılar ile ilgili açık düzenleme bulunmamasına, bu konuda Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun emsal 1998 tarihli içtihadına ve özellikle sosyal güvenlik hakkının niteliğine uygun düşmemektedir. Zira;
5.1. Anayasa’nın 60. maddesi uyarınca “Herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Devlet, bu güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı kurar”. Belirtmek gerekir ki; Sosyal devlet olmanın bir gereği ve sonucu, sosyal güvenlik hakkının tüm bireylere sağlanması ve güvence altına alınmasıdır. Sosyal güvenlik hakkı vazgeçilmez bir anayasal haktır ve kamu düzenindendir.
5.2. Anayasanın 35. maddesi uyarınca “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir”. AYM, anayasal mülkiyet hakkının maddi mallar yanında gayrimaddi malvarlığı değerlerini de kapsadığına karar vermiştir (AYM, E.2010/73, K.2011/176, T.29/12/2011). Yararlanıcının herhangi bir maddi katkısı bulunmayan sosyal yardımlar ile hizmetler ve yararlanıcının maddi katkısı bulunan sosyal sigortalar olarak ikiye ayrılan sosyal güvenlik, özünde hukuki koşulları gerçekleştiğinde bu araçlardan gelecek parasal karşılığı/ödenceyi talep hakkı olarak tanımlanabilir. Sosyal güvenlik ödenceleri parasal bir karşılığa tekabül ettiği için, anayasal mülkiyet hakkının temel ölçütü olan ekonomik bir değer teşkil etmektedir. Bu yönüyle, sosyal güvenlik hakkı değil ama içinde bulunulan sosyal güvenlik pozisyonundan kaynaklanan maddi talepler mülkiyet hakkı kapsamında korunmaktadır. Parayla ölçülebilen neredeyse her değeri kapsayan ve dolayısıyla devasa bir uygulanabilirlik spektrumu bulunan anayasal mülkiyet hakkının koruduğu değerler arasında kişilerin sosyal güvenlik hukukundaki (mevcut ya da beklenen) statüleri de yer almaktadır. Hukuki koşulları gerçekleştiğinde, sosyal yardımlar ile hizmetler ve sosyal sigortalar kapsamında hak edilen ödemeleri talep hakkı doğar. AYM ve AİHM anayasal mülkiyet hakkı kapsamında bu talep hakkını korumaktadır (Mülkiyet Hakkı. Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru El Kitapları Serisi-6. s: 42-43-85, Yasemin Mutlu Başvurusu, No. 2013/1426, 25/3/2014, para. 38; Emel Kavas Başvurusu, No.2013/8032, 09.09.2015, para. 29; Ferda Yeşiltepe Başvurusu, Genel Kurul, No. 2014/7621,25/7/2017, para. 46.).
Miras, miras bırakanın ölümü anında kendiliğinden mirasçılara geçer. Mirasçılar ve tereke, ölüm anına göre belirlenir (4721 sayılı TMK. Mad. 575). Kısaca miras hakkı, murisin ölümü ile doğar. Bu nedenle mirasçının bu hakkı kullanması, ölüm ile gerçekleşir. Mirasçının doğmadan bu hakkı kullanması olanağı olmadığına göre, murisin sağlığında ileri sürmesi gereken bir hakkı, mirasçının kullanması olanağı bulunmadığından, muris için geçerli olan hak düşürücü sürenin mirasçı açısından da geçerli kabul edilmesi olanağı da bulunmamaktadır. Mirasçı açısından bu süre hakkı kullanmaya başladığı an, kısaca murisin ölümü ile başlatılması gerekir.
5.3. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 02.12.1998 gün ve 1998/21-826 Esas, 1998/855 Karar sayılı kararında konu detayları ile tartışılmıştır. Anılan kararın gerekçesinde de belirtildiği gibi;
“506 sayılı Yasa’nın 79/8. maddesine göre, açılan tespit davası doğrudan sigortalı tarafından açılsa idi, Dairenin bozma ilamı yerinde olacaktı. Ne var ki, sözü edilen dava, sigortalı tarafından değil, sigortalının ölümü üzerine hak sahibi tarafından açıldığından bu yönün değerlendirilmesi gerekir.
Hak sahiplerince açılacak ve murislerinin çalışmalarına ilişkin tesbit davalarında hak düşürücü sürenin başlangıcı yönünden, davanın yasal dayanağını oluşturan yukarıda sözü edilen maddede açık bir kural yer almamıştır. Yasa, bu yönden sadece, sigortalılar tarafından açılacak davalar yönünden bir düzenleme yapmış ve belirtilen davaların, hizmetin geçtiği yılın sonundan başlamak üzere belli bir hak düşürücü süre içerisinde açılmasını öngörmüştür. Oysa, sözü edilen sürenin, hak sahiplerince açılacak davalarda aynen uygulanması hâlinde, ortaya telafisi imkânsız hak kayıpları ile Anayasal Sosyal Güvenlik haklarına yönelik yasal bir yolun kullanımının fiilen ve hukuken ortadan kalkacağı endişesi çok açıktır. Gerçekten, hak düşürücü sürenin gerçekleşmesine çok az bir süre kala, miras bırakanın ölmesi halinde hak sahibinin, daha sorunu kavramadan ve dava hakkına ilişkin kanıtları toplayıp, davasını açma imkanını sağlayamadan hak düşürücü sürenin gerçekleşmesi durumunda Yasa`ca amaçlanmayan bir durumun ortaya çıkması olağandır. Bu tür bir sonuç ise, hem adalet duygusuna hem hak arama özgürlüğünün özüne aykırıdır. Esasen hak sahibi yönünden, hak düşürücü sürenin gerçekleşip gerçekleşmediğinden söz edebilmek için, öncelikle, muris yoluyla bu kişiye sigorta kollarından bir hakkın intikal etmesi koşuluyla talep hakkının doğması gerekir. Kişinin, henüz sigorta kollarından birine ilişkin hakkının doğmadığı ve miras bırakanın sağlığında kullanıp kullanmayacağı belli olmayan ve bizatihi ona ait dava hakkına ilişkin hak düşürücü sürenin aynen, hak sahibine uygulanması düşünülemez. En önemlisi Sosyal Güvence Hukukunun amaç ve ilkeleri ile bağdaşmaz. O nedenle uyuşmazlığın çözümünde Anayasal sosyal güvenlik ilkelerinin gerekleri, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu içeriği ve kabul ettiği kurallar ile sosyal güvenliğe ilişkin düzenleme yapan yasalar dikkate alınması zorunludur ve kaçınılmazdır. Gerçekten, Anayasa, kabul ettiği temel ilke ile sosyal güvenliği kişiye bağlı temel anayasal sosyal hak olarak kabul etmiş ve bunun gerçekleştirilmesi görevini devlete yüklemiştir. Bu alanda getirilen düzenlemelerden birini oluşturan 506 sayılı Yasa, ölüm sigortasını kabul etmiş ve hak sahiplerinin koşullarının oluşması durumunda ölüm aylığına hak kazanacaklarını öngörmüştür. Bu bağlamda hemen vurgulayalım ki dava konusu olayda ve uyuşmazlığın temelinde, ölüm sigortasından yararlanma amacı bulunmaktadır. Ölüm sigortasında ise, 506 sayılı Yasa`nın 99. maddesinde belirlendiği biçimde, “hak düşürücü süre” kurumu kaldırılmış ve sadece zamanaşımı yer almıştır. Bu olgunun öncelikle gözönünde bulundurulması zorunludur. Öte yandan, sözü edilen Yasa`nın 2. maddesi 506 sayılı Yasa sisteminden yararlanma yolunda, hak sahiplerini doğrudan Yasa kapsamında kabul etmiş ve bu kişilere yönelik düzenlemeleri ayrıca göstermiştir. Bu arada, hak sahiplerinin, miras bırakanlarına ilişkin konularda, haklarının kullanım ve bu yöne ilişkin süreleri, murisleri sigortalıların sürelerinden ayrılmış ve bunlara ayrıca yeni süre ve haklar verilmiştir. Nitekim, Yasa`nın, 60/F maddesinde, hak sahipleri miras bırakanlarının askerlik sürelerinin borçlanmasında, muristen ayrı ve bağımsız borçlanma sistemi kabul edilmiş ve hak sahiplerinin, ölümden sonra tıpkı miras bırakan gibi, iki yıllık süre içerisinde borçlanabilecekleri kabul edilmiştir. Aynı şekilde, Yasa`nın ek 14. maddesinde, muris tarafından tasfiye edilen hizmetlerin, hak sahiplerince ihya edilebilmesini öngörmüştür. Nihayet 3201 sayılı Yasa`nın 3/son maddesi, hak sahiplerine, murislerine ilişkin yurt dışında çalışılan sürelerin borçlanmasına ilişkin aynen “Yurt dışında çalışmakta iken veya yurda kesin dönüş yaptıktan sonra iki yıllık müracaat süresi içerisinde ölenlerin hak sahipleri de ölüm tarihinden itibaren iki yıllık süre içerisinde … bu kanunla getirilen haklardan yararlanırlar” kuralını getirmiş ve açıkça ölüm tarihinin hak düşürücü süre başlangıcı olduğunu vurgulamıştır.
Şu duruma göre, sosyal güvenlik hukukunun temel ögeleri ve kabul ettiği ilkeler gereği, hak sahipleri yönünden, muris çalışmalarına ilişkin bir tespit davası ancak hakkın ortaya çıktığı ölüm tarihinden başlatılmalıdır. Kuşkusuz, bu ilke, murisin hayatında, tüketip bitirmediği, hak düşürücü sürelerin gerçekleşmediği durumlarda söz konusu olacaktır”.
6. Görülmekte olan davaya bu ilkeler açısından yaklaşıldığında, murisin ölümü ile mirasçılık sıfatından dolayı hak sahibinin tespit davasını; murisinin 01.08.2003-01.09.2003 dönem çalışmalarına hasrettiği, ölüm olayının 10.09.2008 tarihinde meydana geldiği bu tarihe göre muris açısından henüz hak düşürücü sürenin sona ermediği anlaşılmaktadır. Ölüm tarihine göre bu hakkı kullanan mirasçılar açısından ise dava, beş yıllık hak düşürücü süre içinde açılmıştır. Yerel mahkemenin bu yönde direnme kararı isabetlidir. Açıklanan bu gerekçelerle sayın çoğunluğun görüşüne katılınmamıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to top
%d blogcu bunu beğendi: