Soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında avukatın, şüpheli veya sanıkla görüşme, ifade alma veya sorgu süresince yanında olma ve hukukî yardımda bulunma hakkı engellenemez, kısıtlanamaz.” şeklinde düzenlenmiş olup şüpheli veya sanığa hukuki yardımda bulunan avukatın mahkemeye vekâletname ibraz etmesi gibi bir zorunluluk getirilmediği açıktır. CMK’nın “Avukatın başvurma hakkı” başlıklı 261. maddesinde de; “Avukat, müdafiliğini veya vekilliğini üstlendiği kişilerin açık arzusuna aykırı olmamak koşuluyla kanun yollarına başvurabilir.” hükmüyle dosyada sanığın açık bir muhalefeti olmaması hâlinde avukata temyiz hakkı verilmiş ve yine CMK’nın 149. maddesiyle benzer şekilde avukatın vekâletnamesinin bulunması gerektiği gibi bir zorunluluk öngörülmemiştir. Müdafilik sıfatının kazanılması ve bu görevin tanıdığı yetkilerin icra edilmesi için taraflar arasında bir vekâlet sözleşmesi gereklidir. Bu sözleşmenin mutlaka noter tarafından düzenlenmiş hatta yazılı bir vekâletname şeklinde olması gerekmemekte ve ceza yargılaması hukukunda avukatın vekil tayin edildiğinin mahkemeye usulüne göre bildirilmesi yeterlidir. Ancak uygulamada genellikle noterde düzenlenmiş vekâletname ile müdafi yetkilendirilmesinin yaygın olduğu bilinmektedir.

Ceza Genel Kurulu         2016/1421 E.  ,  2020/461 K.

“İçtihat Metni”


Kararı veren
Yargıtay Dairesi : (Kapatılan) 21. Ceza Dairesi
Mahkemesi :Asliye Ceza
Sayısı : 166-72

Sanık … hakkında resmî belgede sahtecilik ve dolandırıcılık suçlarından açılan kamu davasında, yapılan yargılama sonucunda, sanığın, 5237 sayılı TCK’nın 204/1 ve 53. maddeleri uyarınca 3 yıl 6 ay hapis, 765 sayılı TCK’nın 503/1, 522/1 maddeleri uyarınca da 2 yıl 8 ay hapis ve 10.125 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin Yenişehir Asliye Ceza Mahkemesince verilen 02.03.2011 tarihli ve 166-72 sayılı hükümlerin, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 11. Ceza Dairesince 24.06.2014 tarih ve 11777-12380 sayı ile;
“7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun 11. maddesi uyarınca vekille takip edilen işlerde tebligatın vekile yapılması gerektiği cihetle, sanığın sorgusunda hazır bulunan ve yokluğunda karar verilen müdafii Av. …’a tebliğ edildiğine ilişkin bir belgeye rastlanılmadığından varsa dosyasına konulması, aksi halde gerekçeli kararın sanık müdafiine usulüne uygun şekilde tebliği ile buna ilişkin belge ve verilmesi halinde temyiz dilekçesinin de eklenerek iadesinin temini için dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına tevdisine” karar verilmiş olup Yerel Mahkemece sanık müdafisine gerekçeli kararın tebliği üzerine hükümlerin, sanık müdafisince de temyiz edilmesi neticesinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen ek tebliğname doğrultusunda dosyayı inceleyen Yargıtay (Kapatılan) 21. Ceza Dairesince 02.12.2015 tarih ve 9300-5769 sayı ile;
“Tebligat Kanununun 35. maddesi uyarınca, 08.07.2011 tarihlerinde yapılan tebliğ işlemi usulüne uygun değil ise de, anılan Yasanın 32. maddesinde belirtildiği üzere, ‘tebliğ usule aykırı yapılmış olsa bile, muhatabın öğrenmesiyle geçerli’ olacağından, 01.11.2012 tarihinde cezaevine alındığında 5275 sayılı Yasanın 20/4. maddesi gereğince hükümden haberdar olan sanığın 27.12.2012 tarihli temyiz istemi yasal süresinden sonra vaki olmakla ve sadece sanığın yakalama kararı üzerine talimatla yapılan sorgusuna iştirak ettiği, daha sonra ise vekaletname vermediği gibi hiçbir yargılama işlemine de katılmadığı tespit edilen Av. …’ın ise sanığın müdafiisi olmadığı anlaşılmakla, sanığın ve Av. …’ın vaki temyiz istemlerinin 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’nun 317. maddesi uyarınca reddine” karar verilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 14.10.2016 tarih ve 243107 sayı ile;
“…Dosyanın incelenmesinde, sanığın savunmasının talimatla alındığı, sanığın savunmasına ilişkin Edremit 3. Asliye Ceza Mahkemesinin 26.09.2008 tarih ve 2008/168 Müt.sayılı talimat sorgu zaptı incelendiğinde, sanığın ‘Sanık haklarımı anladım. Açıklamada bulunacağım. Ancak vekilim olan Av. … ile birlikte yapacağım duruşmadan bağışık tutulmak istiyorum.’ şeklinde beyanda bulunduğu ve sanığın savunmasının müdafii olarak belirttiği Av. …’ın huzurunda alındığı, sanık ve müdafiinin esas mahkemesindeki sonraki duruşmalara iştirak etmedikleri, kararın sanığın ve müdafiinin yokluğunda verildiği, gerekçeli kararın sanık müdafii yerine doğrudan sanığa tebliğe çıkartıldığı, Tebligat Yasası’nın 21/2. maddesi uyarınca 06.07.2011 tarihinde sanığın mernis adresi olduğu belirtilen adrese yapıldığı, tebligat mazbatası incelendiğinde, sanık adresten ayrılmış olduğundan, tebligatın köy muhtar azasının imzasına yapıldığının belirtildiği, kapıya tebligatın yapıştırıldığından bahsedilmediği, bu nedenle yapılan tebligatın usulsüz olduğu,
01.11.2012 tarihinde itiraza konu dosyanın infazı için cezaevine alındığı anlaşılan sanığın, 27.12.2012 tarihinde hükmü temyiz ettiği, Dairenin sanık müdafiine hükmün tebliği için dosyayı mahalline göndermesi üzerine hükmün 19.08.2014 tarihinde sanık müdafiine tebliğ edildiği, sanık müdafiinin de, 26.08.2014 tarihinde hükmü temyiz ettiği anlaşılmıştır.
Öncelikle, sanık huzurunda sanığın sorgusunda bulunan sanık müdafiine kararın tebliğ edilmesi yerine, doğrudan sanığa tebligatta bulunulmasının usulsüz olduğu, bu nedenle sonradan sanık müdafiine yapılan tebligat üzerine sanık müdafiinin yapmış olduğu temyizin süresinde olduğu,
Yine sanığa yapılan 06.07.2011 tarihli tebligatın usulsüz olduğu, cezaevinde sanığa hükmün tebliğ edildiğine ilişkin bir tebligat belgesi bulunmadığı gibi, sanık cezaevine alındığında 5275 sayılı yasanın 20/4 maddesi uyarınca verilen bir belgenin de dosya arasında bulunmadığı, böyle bir belge verildiği kabul edilse bile, karar içeriğini bilmeyen sanığa kararın tebliğ edildiğinden bahsedilemeyeceği, cezaevine alınan sanığın hükmü temyiz ettiği tarih olan 27.12.2012 tarihinde hükümden haberdar olduğunun kabul edilmesi gerektiği, yine sanık müdafiine tebligatta bulunulan tarih olan 19.08.2014 tarihinden önce kararın usulüne uygun şekilde tebliğ edildiğinden bahsedilemeyeceğinden, 19.08.2014 tarihinden önce sanığın yapmış olduğu 27.12.2012 tarihli temyizinin her durumda süresinde kabul edilmesi gerektiği anlaşılmıştır.
Açıklanan bu nedenlerle, sanığın ve müdafiinin temyizlerinin süresinde olduğu ve dosyanın temyizen esastan incelenmesi gerektiği” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.
CMK’nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay (Kapatılan) 21. Ceza Dairesince 24.10.2016 tarih ve 10050-6306 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
İtirazın kapsamına göre inceleme, sanık hakkında resmî belgede sahtecilik ve dolandırıcılık suçlarından kurulan mahkûmiyet hükümleri ile sınırlı olarak yapılmıştır.
Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın yakalama üzerine 26.09.2008 tarihinde Edremit 3. Asliye Ceza Mahkemesinde yaptığı savunmasında yanında bulunan Avukat …’ın müdafilik sıfatını kazanıp kazanmadığının, bu bağlamda gerekçeli karar tebliğinin ne şekilde yapılması gerektiğinin ve sanığın 15.02.2013 tarihli temyiz dilekçesinin süresinde kabul edilip edilemeyeceğinin belirlenmesine ilişkindir.
İncelenen dosya kapsamından;
Sanık … hakkında resmî belgede sahtecilik ve dolandırıcılık suçundan açılan kamu davasında, sanığın soruşturma evresinde ifadesinin alınmadığı, kovuşturma evresinde ise yakalama üzerine Edremit 3. Asliye Ceza Mahkemesinde “Haklarımı anladım. Açıklamada bulunacağım. Ancak vekilim Av. … ile birlikte yapacağım.” dedikten sonra savunmasını adı geçen Avukat ile birlikte yaptığı, yargılamanın devamında ise sanık ve savunmasını birlikte yaptığı Avukat …’ın duruşmalara katılmadıkları, Avukat …’ın dosyaya vekâletname sunmadığı, yargılama sonucunda da, Yenişehir Asliye Ceza Mahkemesince sanık ve Avukat …’ın yokluğunda sanık hakkında resmî belgede sahtecilik ve dolandırıcılık suçlarından mahkûmiyet hükümleri kurulduğu,
Gerekçeli kararın sanığa tebliği için; Metris 1 Nolu T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna gönderilen yazıya, sanığın 18.03.2011 tarihinde Silivri 1 Nolu L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna nakil edildiği cevabı, Silivri 1 Nolu L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna gönderilen yazıya ise sanığın 16.04.2011 tarihinde tahliye olduğu cevabı verilerek her iki yazıda da sanığa kararın tebliğ edilemediğinin belirtildiği,
Bunun üzerine Yerel Mahkemece, sanığın Edremit 3. Asliye Ceza Mahkemesinde ifadesini verdiği sırada bildirdiği “Soğanyenmez Mah. … Edremit/Balıkesir” adresine çıkarılan tebligata ilişkin tebligat parçasında; sanığın ismen tanınmadığından bahisle tebligatın iade edildiği bilgilerinin; sanığın o tarihte mernis adresi olarak görünen “… Çataltepe Köyü Kestel/Bursa” adresine yapılan tebligata ilişkin tebligat parçasında ise Tebligat Kanunu’nun 21. maddesinin 2. fıkrası uyarınca gerekçeli kararın köy muhtar azası Ünal Yılmaz imzasına 08.07.2011 tarihinde tebliğ edildiği bilgilerinin yer aldığı, ancak Tebligat Kanunu’nun 21. maddesinin 2. fıkrası uyarınca yapılan tebligatta, tesellüm edenin adresini ihtiva eden ihbarnameyi gösterilen adresteki binanın kapısına yapıştırıldığına dair bir ibarenin bulunmadığı,
Yerel Mahkemece Tebligat Kanunu’nun 21. maddesinin 2. fıkrası uyarınca yapılan tebligat üzerine hükümlerin kesinleştirildiği ve sanığın 01.11.2012 tarihinde yakalanarak cezaevine alındığı, cezaevinde sanığa davaya konu suçlardan kurulan mahkûmiyet hükümlerinin içtimalı cezası olan 5 yıl 14 ay hapis cezasını ihtiva eden 08.11.2012 tarihli müddetnamenin imzalatıldığı ve bir nüshasının verildiği,
Sanığın, Yenişehir Cumhuriyet Başsavcılığına ve Yenişehir Asliye Ceza Mahkemesine 27.12.2012 tarihli iki ayrı dilekçe ile başvurarak hükümlerin bilgisi dışında Yargıtaya gönderilip kesinleştirildiğinden bahsetmek suretiyle infazın durdurulmasını talep ettiği, bu taleplerin reddedildiği, sanık tarafından 15.02.2013 tarihli dilekçe ile de hükümleri temyiz ettiği ve Yerel Mahkemece 18.02.2013 tarihli tutanak tanzim edilerek dosyanın Yargıtaya gönderildiği,
Sanık tarafından temyiz edilen hükümleri inceleyen Yargıtay 11. Ceza Dairesince; “7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun 11. maddesi uyarınca vekille takip edilen işlerde tebligatın vekile yapılması gerektiği cihetle, sanığın sorgusunda hazır bulunan ve yokluğunda karar verilen müdafi Av. …’a tebliğ edildiğine ilişkin bir belgeye rastlanılmadığından varsa dosyasına konulması, aksi halde gerekçeli kararın sanık müdafisine usulüne uygun şekilde tebliği ile buna ilişkin belge ve verilmesi halinde temyiz dilekçesinin de eklenerek iadesinin temini için dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına tevdiine” karar verilmiş olup bu karar doğrultusunda Yerel Mahkemece sanık müdafisine gerekçeli kararın 19.08.2014 tarihinde tebliği üzerine hükümlerin, sanık müdafisince de 26.08.2014 tarihinde temyiz edildiği, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen ek tebliğnameyle dosyayı inceleyen Yargıtay (Kapatılan) 21. Ceza Dairesince ise “Tebligat Kanununun 35. maddesi uyarınca, 08.07.2011 tarihlerinde yapılan tebliğ işlemi usulüne uygun değil ise de, anılan Yasanın 32. maddesinde belirtildiği üzere, ‘tebliğ usule aykırı yapılmış olsa bile, muhatabın öğrenmesiyle geçerli’ olacağından, 01.11.2012 tarihinde cezaevine alındığında 5275 sayılı Yasanın 20/4. maddesi gereğince hükümden haberdar olan sanığın 27.12.2012 tarihli temyiz istemi yasal süresinden sonra vaki olmakla ve sadece sanığın yakalama kararı üzerine talimatla yapılan sorgusuna iştirak ettiği, daha sonra ise vekaletname vermediği gibi hiçbir yargılama işlemine de katılmadığı tespit edilen Av. …’ın ise sanığın müdafisi olmadığı anlaşılmakla, sanığın ve Av. …’ın vaki temyiz istemlerinin 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’nun 317. maddesi uyarınca reddine” karar verildiği,
Sanık müdafisi yapılan tebligat üzerine hükümleri temyiz ettiği gibi aynı tarihte verdiği bir başka dilekçesinde ise “Gönderilen gerekçeli karar ile mahkemeniz yukarıdaki karar numaralı dosyasında sanıyorum bir yanlışlık üzerine tebligat tarafıma gönderilmiştir. Şöyle ki bu dosyada tarafıma hiçbir zaman vekalet çıkarılmamış ve bu dosyanın müdafiliği hiçbir zaman tarafımdan üstlenilmemiştir. Dosyada vekaletnamem olmadan vekil sıfatı kazanmam mümkün değildir. Zannediyorum ki sanığın soruşturma aşamasındaki bir ifadesinde müdafisi olarak soruşturmaya katılmış olmam bu yanlışlığa sebep olmuş olabilir. Ancak sanıkça şahsıma hiçbir zaman vekalet çıkarılmamıştır. Tarafıma gönderilen gerekçeli kararın sanığa tebliğ edilmesi gerekmektedir. Bu sebeple sanığa yeniden tebligat çıkarılmasını tarafıma yanlışlıkla gönderilen tebligatın da dikkate alınmamasını saygıyla bildiririm.” şeklinde beyanda bulunduğu,
Anlaşılmaktadır.
Anayasa’nın “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrası;
“Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir…”,
“Temel hak ve hürriyetlerin korunması” başlıklı 40. maddesinin birinci ve ikinci fıkraları ise;
“Anayasa ile tanınmış hak ve hürriyetleri ihlal edilen herkes, yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkanının sağlanmasını isteme hakkına sahiptir.
Devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır…” şeklinde düzenlenmiş olup Anayasamızın 36. maddesinde, herkesin, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu, 40. maddesinde, Anayasa ile tanınmış hak ve hürriyetleri ihlal edilen herkesin, yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkânının sağlanmasını isteme hakkının bulunduğu belirtilmiştir.
CMK’nın “Kararların gerekçeli olması” başlıklı 34. maddesinin ikinci fıkrası;
“Kararlarda, başvurulabilecek kanun yolu, süresi, mercii ve şekilleri belirtilir.”,
“Eski hâle getirme” başlıklı 40. maddesi ise;
“(1) Kusuru olmaksızın bir süreyi geçirmiş olan kişi, eski hale getirme isteminde bulunabilir.
(2) Kanun yoluna başvuru hakkı kendisine bildirilmemesi halinde de, kişi kusursuz sayılır.” biçiminde düzenlenmiş olup CMK’nın 34. maddesinde, hüküm ve kararlardaki kanun yolu bildiriminin; başvurulabilecek kanun yolu, mercisi, şekli ve süresini de kapsaması zorunluluğu vurgulanmıştır. Aynı Kanun’un 40. maddesinin birinci fıkrasında, kusuru olmaksızın bir süreyi geçirmiş olan kişinin, eski hale getirme isteminde bulunabileceği, ikinci fıkrasında ise kanun yoluna başvuru hakkının kendisine bildirilmemesi hâlinde, kişinin kusursuz sayılacağı belirtilmiştir.
Bu aşamada kararların açıklanması ve tebliği ile temyiz talebi ve süresi üzerinde durulmasında fayda bulunmaktadır.
5271 sayılı CMK’nın “Kararların Açıklanması ve Tebliği” başlıklı 35. maddesinin 2. fıkrasında; “Koruma tedbirlerine ilişkin olanlar hariç, aleyhine kanun yoluna başvurulabilecek hâkim veya mahkeme kararları, hazır bulunamayan ilgilisine tebliğ olunur.” hükmüne yer verilmek suretiyle temyiz incelemesinin yapılabilmesi için, temyiz kanun yoluna başvuru hakkı bulunanların kararı tefhim veya tebliğ yoluyla öğrenmelerinin sağlanması gerektiği kanuni bir mecburiyet olarak düzenlenmiştir.
1412 sayılı CMUK’nın, 5320 sayılı Kanun’un 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 310. maddesinin birinci fıkrası; “Temyiz talebi, hükmün tefhiminden bir hafta içinde hükmü veren mahkemeye bir dilekçe verilmesi veya zabıt katibine yapılacak beyanla olur. Beyan tutanağa geçirilir ve tutanak hakime tasdik ettirilir.” ikinci fıkrası ise “Hükmün tefhimi sanığın yokluğunda olmuşsa bu süre tebliğ tarihinden başlar.” şeklinde hüküm altına alınarak temyiz süresinin yüze karşı verilen kararlarda hükmün tefhimi ile, yoklukta verilen kararlarda ise gerekçeli kararın tebliği ile başlayacağı belirtilmiştir.
Kişilerin hak arama hürriyetlerinin Anayasa ve diğer kanunlarla güvence altına alındığı ve bu hakkın kullanılabilmesi için devlet işlemlerinin kişilere usulüne uygun olarak bildirilmesi gerektiği ile temyiz talebi ve süresi açıklandıktan sonra, işlemin muhatabı olan kişilere hangi adreste ve 7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun hangi maddeleri dikkate alınarak tebligat yapılması gerektiği hususunun da incelenmesi önem arz etmektedir.
7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun “Bilinen adreste tebligat” başlıklı 10. maddesinde;
“Tebligat, tebliğ yapılacak şahsa bilinen en son adresinde yapılır.
Bilinen en son adresin tebligata elverişli olmadığının anlaşılması veya tebligat yapılamaması hâlinde, muhatabın adres kayıt sisteminde bulunan yerleşim yeri adresi, bilinen en son adresi olarak kabul edilir ve tebligat buraya yapılır.
Şu kadar ki; kendisine tebliğ yapılacak şahsın müracaatı veya kabulü şartiyle her yerde tebligat yapılması caizdir.” düzenlemesine yer verilmiştir.
Buna göre tebligat, öncelikle tebliğ yapılacak şahsın bilinen en son adresinde yapılır. Adres, muhatabın konut veya iş yeri adresi olabilir. Bilinen en son adresin tespitinde, tebliğ isteyenin beyanı, muhatabın veya diğer ilgililerin bildirimleri ya da mevcut belgeler esas alınır. Ancak, tebligatı çıkaran makama bildirilen adresin, tebligata elverişli olmadığının anlaşılması ya da bu adrese tebligat yapılamaması hâllerinde, muhatabın 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’na göre adres kayıt sistemindeki adresi (MERNİS) bilinen son adresi olarak kabul edilerek tebligat buraya yapılacaktır (Canan Ruhi, Ahmet Cemal Ruhi, Tebligat Hukuku, Seçkin Yayınevi, s. 82.).
Adres kayıt sistemindeki adresine (MERNİS) tebligatın yapılma şekli ise anılan Kanun’un “Tebliğ imkansızlığı ve tebellüğden imtina” başlıklı 21. maddesinin 2. fıkrasında;
“Gösterilen adres muhatabın adres kayıt sistemindeki adresi olup, muhatap o adreste hiç oturmamış veya o adresten sürekli olarak ayrılmış olsa dahi, tebliğ memuru tebliğ olunacak evrakı, o yerin muhtar veya ihtiyar heyeti azasından birine veyahut zabıta amir veya memurlarına imza karşılığında teslim eder ve tesellüm edenin adresini ihtiva eden ihbarnameyi gösterilen adresteki binanın kapısına yapıştırır. İhbarnamenin kapıya yapıştırıldığı tarih, tebliğ tarihi sayılır.” biçiminde açıklanmıştır.
Konumuzla ilgisi bakımından usulüne aykırı tebliğin hangi hâllerde geçerli olacağına da değinilmesi gerekmektedir.
7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun “Usulüne aykırı tebliğin hükmü” başlıklı 32. maddesi;
“Tebliğ usulüne aykırı yapılmış olsa bile, muhatabı tebliğe muttali olmuş ise muteber sayılır.
Muhatabın beyan ettiği tarih, tebliğ tarihi addolunur.”,
Tebligat Kanunu’nun Uygulanmasına Dair Yönetmelik’in “Usulüne aykırı Tebliğin Hükmü” başlıklı 53. maddesi ise;
“(1) Tebliğ, usulüne aykırı yapılmış olsa bile, muhatabı tebliği öğrenmiş ise geçerlidir. Aksi takdirde tebligat yapılmamış sayılır. Muhatap, her ne şekilde olursa olsun tebliğ evrakını veya davetiyeyi alırsa ya da bunların içeriğini öğrenirse tebliği öğrenmiş sayılır.
(2) Muhatabın tebliği öğrendiğini beyan ettiği tarih, tebliğ tarihi olarak kabul edilir
(3) Tebliğin usulüne aykırı yapılmış olması halinde, muhatabın tebliği öğrendiğinin ve bunun tarihinin iddia ve ispatı mümkün değildir.” şeklinde düzenlenmek suretiyle sanığın tebliği öğrendiğini beyan ettiği veya hâl ve hareketleri ile bunu ortaya koyduğu tarihte tebliğin geçerli olacağı kabul edilmiştir.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu ve Ceza Dairelerince tereddüde mahal bırakmayacak şekilde sürdürülen uygulamalara göre de; yoklukta kurulan hükmün temyiz hakkı olanlara usulüne uygun tebliğ edilmediği hâllerde temyiz süresi işlemeye başlamayacağından, öğrenme üzerine verilen temyiz dilekçelerinin süresinde olduğu kabul edilmektedir.
Diğer taraftan 7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun “Vekile ve kanuni mümesile tebligat” başlıklı 11. maddesi;
“Vekil vasıtasıyla takip edilen işlerde tebligat vekile yapılır. Vekil birden çok ise bunlardan birine tebligat yapılması yeterlidir. Eğer tebligat birden fazla vekile yapılmış ise, bunlardan ilkine yapılan tebliğ tarihi asıl tebliğ tarihi sayılır. Ancak, Ceza Muhakemeleri Usulu Kanununun, kararların sanıklara tebliğ edilmelerine ilişkin hükümleri saklıdır.” şeklinde hüküm altına alınarak vekil aracılığıyla takip edilen işlerde tebligatın vekile yapılması gerektiği emredici olarak düzenlenmiştir.
Gelinen bu aşamada konumuzla ilgisi bakımından müdafilik sıfatının kazanılabilmesi için avukata sanık tarafından verilmiş bir vekâletnamenin bulunmasının zorunlu olup olmadığı hususunun da irdelenmesinde fayda bulunmaktadır.
CMK’nın “Şüphelinin veya sanığın müdafi seçimi” başlıklı 149. maddesi;
“Şüpheli veya sanık, soruşturma ve kovuşturmanın her aşamasında bir veya birden fazla müdafiin yardımından yararlanabilir; kanunî temsilcisi varsa, o da şüpheliye veya sanığa müdafi seçebilir.
Soruşturma evresinde, ifade almada en çok üç avukat hazır bulunabilir.
Soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında avukatın, şüpheli veya sanıkla görüşme, ifade alma veya sorgu süresince yanında olma ve hukukî yardımda bulunma hakkı engellenemez, kısıtlanamaz.” şeklinde düzenlenmiş olup şüpheli veya sanığa hukuki yardımda bulunan avukatın mahkemeye vekâletname ibraz etmesi gibi bir zorunluluk getirilmediği açıktır.
CMK’nın “Avukatın başvurma hakkı” başlıklı 261. maddesinde de; “Avukat, müdafiliğini veya vekilliğini üstlendiği kişilerin açık arzusuna aykırı olmamak koşuluyla kanun yollarına başvurabilir.” hükmüyle dosyada sanığın açık bir muhalefeti olmaması hâlinde avukata temyiz hakkı verilmiş ve yine CMK’nın 149. maddesiyle benzer şekilde avukatın vekâletnamesinin bulunması gerektiği gibi bir zorunluluk öngörülmemiştir.
Müdafilik sıfatının kazanılması ve bu görevin tanıdığı yetkilerin icra edilmesi için taraflar arasında bir vekâlet sözleşmesi gereklidir. Bu sözleşmenin mutlaka noter tarafından düzenlenmiş hatta yazılı bir vekâletname şeklinde olması gerekmemekte ve ceza yargılaması hukukunda avukatın vekil tayin edildiğinin mahkemeye usulüne göre bildirilmesi yeterlidir. Ancak uygulamada genellikle noterde düzenlenmiş vekâletname ile müdafi yetkilendirilmesinin yaygın olduğu bilinmektedir.
Bu bağlamda, sanığın birlikte duruşmaya gelerek hâkim huzurunda müdafisi olarak kabul ettiğini bildirdiği avukatın müdafilik sıfatını kazanacağı, yardımcısı olduğu sanığın açık arzusuna muhalif olmamak şartıyla kanun yollarına da müracaat edebileceği hususunda tereddüt bulunmamaktadır.
Ceza Genel Kurulunun 09.12.1974 tarihli ve 282-447 sayılı, 20.04.1992 tarihli ve 86-105 sayılı, İçtihadı Birleştirme Kurulunun 20.10.1975 tarihli ve 7-7 sayılı kararlarında da bu husus yönünden aynı sonuca ulaşılmıştır.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Yerel Mahkemece sanık hakkında resmî belgede sahtecilik ve dolandırıcılık suçlarından kurulan mahkûmiyet hükümlerinin, Tebligat Kanunu’nun 21. maddesinin 2. fıkrası uyarınca yapılan 08.07.2011 tarihli tebligata göre kesinleştirilmesi üzerine 01.11.2012 tarihinde bu hükümlerin infazı için cezaevine alınan sanığın, 15.02.2013 tarihli dilekçesiyle hükümleri temyiz ettiği, temyiz istemi uyarınca dosyayı inceleyen Yargıtay 11. Ceza Dairesince; Tebligat Kanunu’nun 11. maddesine göre vekille takip edilen işlerde tebligatın vekile yapılması gerektiği belirtilerek sanığın kovuşturma evresinde ifadesi alındığı sırada savunmasını birlikte yapmak istediğini belirttiği Avukat …’a tebligat yapılmasının gerektiği yönünde verilen tevdi kararı üzerine Yerel Mahkemece Avukat …’a 19.08.2014 tarihinde kararın tebliğ edildiği, adı geçen Avukat tarafından da sanık hakkında kurulan mahkûmiyet hükümlerinin 26.08.2014 tarihinde temyiz edildiği anlaşılmıştır.
Dosyayı inceleyen Özel Dairece; sanığa 08.07.2011 tarihinde yapılan tebligatın usulüne uygun olmadığı, ancak 01.11.2012 tarihinde cezaevine alındığında hükümden haberdar olan sanığın temyiz isteminin yasal süresinden sonra olduğu, sanığın yakalanması üzerine talimatla yapılan sorgusuna iştirak eden ve daha sonra vekâletname ibraz etmediği gibi hiçbir yargılama işlemine de katılmayan Av. …’ın ise sanığın müdafisi sıfatını haiz olmadığı gerekçeleriyle sanık ve müdafisinin temyiz istemlerinin reddine karar verilmiş ise de;
Kovuşturma evresinde yakalama üzerine Edremit 3. Asliye Ceza Mahkemesinde “Haklarımı anladım. Açıklamada bulunacağım. Ancak vekilim Av. … ile birlikte yapacağım.” dedikten sonra savunmasını adı geçen Avukat ile birlikte yapan sanığın, avukatıyla arasında yazılı bir vekâletname bulunmasına veya taraflarca aralarındaki vekâlet sözleşmesini ispat niteliği taşıyan bir vekâletnamenin mahkemeye sunulmasına gerek olmadığı, ceza yargılaması hukukunda avukatın vekil tayin edildiğinin mahkemeye usulüne uygun şekilde bildirilmesinin yeterli olduğu hususları göz önünde bulundurulduğunda, sanığın, yakalama üzerine alınan ifadesine başlamadan önce Avukat …’ın vekili olduğunu ve savunmasını birlikte yapacağını belirtmek suretiyle usulüne uygun şekilde vekilini Mahkemeye bildirdiği, Mahkemece de bildirilen müdafi huzurunda sanığın savunmasının alındığı, böylece dosya içerisinde vekâletnamesi bulunmasa da Avukat …’ın müdafilik sıfatını kazandığı kabul edilmelidir.
Bu durumda 7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun 11. maddesi uyarınca vekille takip edilen işlerde tebligatın vekile yapılmasının zorunlu olması karşısında, dosya kapsamında gerekçeli kararın tebliğine ilişkin geçerli olan tebligatın Yargıtay 11. Ceza Dairesinin tevdi kararı sonrasında Yerel Mahkemece sanık müdafisine yapılan 19.08.2014 tarihli tebligat olduğu, daha önce yapılan tebligatların usulüne uygun kabul edilemeyeceği, sanık müdafisinin de kendisine yapılan tebligat sonucunda 26.08.2014 tarihinde verdiği temyiz dilekçesinin süresinde olduğu,
Öte yandan dosya kapsamında, dava konusu hükümlerin infazı için 01.11.2012 tarihinde cezaevine alınan sanığa cezaevinde gerekçeli kararın tebliğ edildiğine dair bir belgenin bulunmadığı, sadece davaya konu suçlardan kurulan mahkûmiyet hükümlerinin içtimalı cezası olan 5 yıl 14 ay hapis cezasını ihtiva eden 08.11.2012 tarihli müddetnamenin sanığa imzalatıldığı ve belirtilen tarihte bir nüshasının verildiği, sanığın, hakkında kurulan mahkûmiyet hükümlerine karşı başvuracağı kanun yolunu, mercisini ve süresini göstermeyen müddetname içeriğinden de, verilen cezanın hangi mahkemece, hangi suçlardan verildiğini ve ceza miktarlarını anlamasının mümkün olmadığı, anlaşılsa dahi bu şekilde kesinleşmiş hâlde yapılan bildirimin sanığı yanıltıcı nitelikte olduğu hususları birlikte değerlendirildiğinde, sanığın 15.02.2013 tarihli temyizinin, dilekçeyi verdiği tarihte öğrenme üzerine süresinde yaptığı temyiz başvurusu olarak kabul edilmesi gerektiği,
Sonucuna varılmıştır.
Bu itibarla, Avukat …’ın sanık müdafisi sıfatını kazandığı, sanık ve müdafisinin temyiz dilekçelerinin süresinde olduğu ve sanık hakkında kurulan hükümlerin her iki temyiz istemi kapsamında esastan incelenmesi gerektiğinden, dosyanın, sanık hakkında kurulan hükümlerin esasının incelenmesi amacıyla Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 22.12.2016 tarihli ve 398 sayılı kararı ile Yargıtay 21. Ceza Dairesinin kapatılması nedeniyle aynı karar uyarınca bu Daireye ait işlerin devredildiği Yargıtay 11. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına tevdi edilmesine karar verilmelidir.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,
2- Yargıtay (Kapatılan) 21. Ceza Dairesinin 02.12.2015 tarihli ve 9300-5769 sayılı sanık hakkında resmî belgede sahtecilik ve dolandırıcılık suçlarından kurulan mahkûmiyet hükümlerine ilişen temyiz istemlerinin reddine ilişkin kararının KALDIRILMASINA,
3- Dosyanın, sanık hakkında kurulan hükümlerin esasının incelenmesi amacıyla Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 22.12.2016 tarihli ve 398 sayılı kararı ile Yargıtay 21. Ceza Dairesinin kapatılması nedeniyle aynı karar uyarınca bu Daireye ait işlerin devredildiği Yargıtay 11. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 17.11.2020 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.

Share

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: